10 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla 
ışığından birşey kaybetmez

Mevlana

Dava Zamanaşımı

Genellikle kabul gören tanıma göre, dava zamanaşımı (metinde DZ olarak anılacaktır), belli koşulların gerçekleşmesi halinde devletin cezalandırma hakkından vazgeçmesidir Buna göre DZ, bir suçtan ötürü yasada gösterilen süreler içerisinde dava açılmamış veya açılan dava sona erdirilmemişse sözkonusu olur. Başka bir değişle, DZ gerçekleştiğinde atılı suçtan dava açılamayacağı gibi açılmış bulunan davaya da devam edilmez. Murat KAYANÇİÇEK

Erişim Tarihi: 07.06.2011 http://www.ceza-bb.adalet.gov.tr/makale/158.doc

İlgi: 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu : Madde 359: Kaçakçılık suçları ve cezaları; Madde 367: Bazı kaçakçılık suçlarının cezalandırılmasında usül

 

Dava Zamanaşımı

 

Murat KAYANÇİÇEK

Akdağmadeni Cumhuriyet Savcısı

Dava Zamanaşımı

MADDE 66. - (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında kamu davası;

a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl,

b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl,

c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl,

d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl,

e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl,

Geçmesiyle düşer.

(2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle kamu davası düşer.

(3) Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri de göz önünde bulundurulur.

(4) Yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır.

(5) Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait üçüncü fıkrada yazılı esasa göre belirlenecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur.

(6) Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden, teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz suçlarda kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği günden, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlar.

(7) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi hâlinde dava zamanaşımı uygulanmaz.

 

GEREKÇE : Tasarının dava zamanaşımına ilişkin düzenlemesi esas itibarıyla muhafaza edilmiştir. Ancak, suçlar arasında cürüm ve kabahat ayrımı kaldırılmasına ve çeşitli ceza yaptırımlarına ilişkin getirilen yeni hükümlere paralel olarak madde metninin ifade biçiminde bazı değişiklikler yapılmıştır.

Madde metnine yeni bir fıkra olarak, çocuklar açısından fiili işlediği sıradaki yaşı göz önünde bulundurulmak suretiyle ayrı zamanaşımı sürelerinin belirlenmesine ilişkin bir hüküm konulmuştur.

Tasarıda, dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde ağırlatıcı ve hafifletici nedenler gözetilmeksizin kanunda yer alan cezanın üst sınırının göz önünde bulundurulacağı belirtilmekteydi. Ancak, yapılan değişiklikle, dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin de dava zamanaşımı sürelerinin tespitinde göz önünde bulundurulması gerektiği yönünde düzenleme yapılmıştır.

 

KARŞILIĞI :

765 s. TCK m. 102 :

“Kanunda başka türlü yazılmış olan ahvalin maadasında hukuku âmme dâvası:

1- Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ve müebbet ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerde yirmi sene, (2004. 5218 s. K. ile değişik)

2- Yirmi seneden aşağı olmamak üzere muvakkat ağır hapis cezasını müstelzim cürümlerde on beş sene,

3- Beş seneden ziyade ve yirmi seneden az ağır hapis veya beş seneden ziyade hapis yahud hidematı ammeden müebbeden mahrumiyet cezalarından birini müstelzim cürümlerde on sene,

4- Beş seneden ziyade olmamak üzere ağır hapis veya hapis veya hidematı âmmeden muvakkaten mahrumiyet cezalarını ve ağır para cezasını müstelzim cürümlerde beş sene,

5- Bir aydan ziyade hafif hapis veya otuz liradan ziyade hafif para cezasını müstelzim fiillerde iki sene,

6- Bundan evvelki bendlerde beyan olunan mikdardan aşağı cezaları müstelzim kabahatlerde altı ay geçmesiyle ortadan kalkar.

Bu kanunun ikinci kitabının birinci babında yazılı ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis veya müebbet yahut muvakkat ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerin yurt dışında işlenmesi halinde dâva müruru zamanı yoktur. (2004.5218 s.y. ile değişik)”

765 s. TCK m. 103 :

“Müruru zamanın başlangıcı tamamiyle icra olunmuş cürüm ve kabahatler hakkında fiilin vukuu gününden ve teşebbüs olunan veya icra ve ikmal olunamıyan cürümler hakkında son fiilin işlendiği tarihten ve mütemadi ve müteselsil cürümler hakkında dahi temadi ve teselsülün bittiği günden itibar olunur.”

765 s. TCK m. 109 :

“Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar muhakemesi görülmek lazım gelen mahkûmünaleyhin ahiren vâki olan mahkûmiyeti evvelki mahkûmiyetinden daha hafif bir cezayı mutazammın ise müruru zaman müddeti sonraki hüküm ile tertip olunacak cezaya göre hesap olunur.”

 

İLGİLİ MADDELER : 5237 s. TCK m. 2, 7, 18, 43, 47, 67, 72, 73, 76/4, 77/4, 78/3, 230/4, 267/8; 5271 s. CMK m. 223/8, 253/5

 

A Ç I K L A M A :

I.- DAVA ZAMANAŞIMININ TANIMI VE HUKUKİ NİTELİĞİ:

Genellikle kabul gören tanıma göre, dava zamanaşımı[1] (metinde DZ olarak anılacaktır), belli koşulların gerçekleşmesi halinde devletin cezalandırma hakkından vazgeçmesidir.[2] Buna göre DZ, bir suçtan ötürü yasada gösterilen süreler içerisinde dava açılmamış veya açılan dava sona erdirilmemişse sözkonusu olur. Başka bir değişle, DZ gerçekleştiğinde atılı suçtan dava açılamayacağı gibi açılmış bulunan davaya da devam edilmez. Gerçekten de, suçun işlenmesinin doğurduğu toplumsal gerginlik zamanın geçmesi ile doğru orantılı olarak azalmaya başladığı gibi, delillerin elde edilmesi açısından zorlukları da beraberinde getirir. Kaldı ki, suçlu yakalanmak korkusu altında yeterli bir manevi ceza çekmiştir ve zamanaşımı sonuna kadar yeni bir suç işlememesi psikolojik değişiminin de uzantısı olarak uslandığına karine teşkil eder. Tüm bu durumlar nazara alındığında, sürdürülen soruşturmanın veya açılmış bulunan davaya devam etmede ısrarın bir yararı yoktur.[3] İşte DZ’nı kabule zorlayan nedenler özet olarak bu şekilde sırlanabilir.

Mukayeseli hukuk doktrininde DZ’nın hukuki niteliği konusunda değişik fikirler[4] bulunmakta ise de, bizi ilgilendiren kanunumuzun kabul ettiği görüştür. Anayasamızın 38. maddesinin ilk iki fıkrası, “Kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimse suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez./ Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkumiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.şeklindedir. Öte yandan mevzuatımızda zamanaşımı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda değil, Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu hükümlerden anlaşıldığı gibi, ceza hukukumuzda zamanaşımı maddi ceza hukukuna ait bir kurum olarak kabul görmüştür. Gerçekten de, her ne kadar DZ süresinin dolması halinde düşen şey dava ise de, bununla birlikte devletin cezalandırmak hakkının da düşmesi nedeniyle maddi ceza hukukuna ait sayılması da[5] doğrudur ki doktrindeki baskın görüş de bu doğrultudadır.[6]

Hemen belirtelim ki, 5187 s. Basın Kanunu’nun 26. maddesinde olduğu gibi, savcılığın bir takım suçlar sebebiyle kamu davası açma yetkisini belli sürelerle sınırlandırdığı ve nitelik itibariyle birer dava şartı olan hallerle DZ’nı birbirine karıştırmamak gerekir.[7] Zira, dava süresinin sona ermesi kamu davasının açılmasına ilişkin yetkiyi ortadan kaldırırken, DZ devletin cezalandırma hakkına son verir.

 

II.- YENİ TCK.’NA GÖRE DAVA ZAMANAŞIMI SÜRELERİ:

765 s. TCK.nun 102. maddesinde, suçların cürüm ve kabahat şeklindeki ayrımın doğal sonucu olarak, ağır hapis, hapis, hafif hapis, ağır para cezası, hafif para cezası ve hidemâtı âmmeden müebbet ve muvakatten mahrumiyet cezaları nazara alınarak, cürümlerde 20, 15, 10 ve 5 yıllık şeklinde 4 kademeli DZ, kabahatlerde ise 2 yıl ve 6 ay olmak üzere iki kademeli DZ süreleri kabul edilmişken; 5237 s. TCK.nda, suçlar arasında cürüm ve kabahat ayrımının kaldırılmış olmasına, ceza yaptırımı olarak sadece hapis ve adlî para cezası öngörülmesine ve ceza yaptırımlarına ilişkin getirilen yeni hükümlere paralel olarak ve fakat eskisinden daha uzun olarak 30 yıl, 25 yıl, 20 yıl, 15 yıl, 8 yıl şeklinde beş kademeli olarak DZ süreleri (m. 66/1) öngörülmüştür.

Bunun yanında, 765 s. TCK’nda çocuklar bakımından ayrı bir DZ süresi kabul edilmemiş olmasına karşın, 5237 s. TCK’nda (m.66/2), 12-15 ve 15-18 yaş grubundaki çocuklar açısından fiili işlediği sıradaki yaşı göz önünde bulundurulmak suretiyle, ayrı DZ süreleri öngörülmüştür. Buna göre, fiili işlediği sırada 12-15 yaş grubu arasında bulunan çocuklar için maddenin 1. fıkrasında belirtilen sürelerin yarısı, 15-18 yaş grubu arasında bulunan çocuklar için ise 2/3’sinin geçmesi ile kamu davasının düşeceği ifade edilmiştir. Bu ayırımdaki amaç şudur: DZ süreleri uzun tutulacak olursa, geçen zaman içinde topluma esasen uyum sağlamış çocukların düzenli hayatını yok edici sonuçlar meydana gelebilecektir. Oysa çocuk ceza hukukunun temel amaç ve hedefinin, adı geçenleri eğiterek toplum ile bütünleştirip üretken ve kanunlara saygılı bir vatandaş hâline getirmek olduğu suça itilmiş çocukları koruma amacı güden uluslararası sözleşmelerce de vurgulanmıştır ki, bu husus yeni TCK.nun ruhuna ve temel felsefesine de uygundur. İşte bu nedenle, maddenin birinci fıkrasının (a) ilâ (e) bentlerinde DZ süreleri, genel ceza hukukuna göre daha kısa olarak saptanmıştır. Ayrıca DZ bakımından, yukarıda belirtilen düşünce ile dengeli olarak bir de yaş sınırı koyan ve ne olursa olsun failin 25 yaşını doldurması ile DZ’nın gerçekleşeceğini kabul eden Hükümet Tasarısının m. 125 hükmü, her halde sınırı çok zorlamak olarak algılandığı için yeni TCK.nuna aktartılmamıştır.

Değinmekte yarar gördüğümüz bir diğer nokta, Hükümet Tasarısı’nın 85. maddesinin gerekçesinde, kesilme sebeplerine (durma sebepleri hariç) yer verilmediği için DZ sürelerinin artırılmış şekilde benimsendiği ifade edilmiştir. Her ne kadar Hükümet Tasarısında da eski TCK.nunda olduğu gibi kabahat ve cürüm ayrımına dayalı çift şeritli suç nitelemesi korunduğu bilinmekte ise de bakıldığında cürümlerde 30, 25, 20, 12, 6 yıllık DZ sürelerinin öngörülmüş olduğunu görüyoruz. Hemen hemen eşit süre miktarını içermenin yanın da ayrıca kesilme sebeplerini de kabul eden yeni düzenleme karşısında Hükümet tasarısının 85. madde gerekçesinde kullanılan ibareyi çok anlamlı bulmadığımızı belirtmek istiyoruz.

O l a ğ a n D Z S ü r e l e r i : Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, yeni TCK.muz DZ sürelerini suçların gerektirdiği cezaların ağırlıklarına göre,[8] yaş ölçütü açısından üçlü ve fakat kendi içinde 5’li ayrıma tabi tutmak suretiyle şu şekilde hükme bağlamıştır:

(a) Fiil tarihinde 18 yaşını bitirmiş (reşit olan) kişiler için DZ süreleri (1. fıkra):

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 30 yıl,

Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 25 yıl,

Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 20 yıl,

Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 15 yıl,

Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 8 yıl.

(b) Fiil tarihinde 15-18 yaş grubu arasında bulunan çocuklar için DZ süreleri (2. fıkra):

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 20 yıl,

Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 16 yıl 8 ay,

Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 13 yıl 4 ay,

Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 10 yıl,

Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 5 yıl 4 ay.

(c) Fiili tarihinde 12-15 yaş gurubu arasında bulunan çocuklar için DZ süreleri (3. fıkra):

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 15 yıl,

Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 12 yıl 6 ay,

Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 10 yıl,

Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 7 yıl 6 ay,

Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 4 yıl.

 

IV.- DAVA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN SAPTANMASINDA ÖLÇÜT :

Kanun tarafından DZ sürelerinin tesbit edilmiş olması tek başına yeterli olmadığından, her eylemde kanunun tesbit ettiği sürenin dolup dolmadığı da kesin olarak belirlenmelidir. Bu konuda ileri sürülen görüşlerden ilki olan soyut (mücerret) ceza sistemine göre, henüz tayin edilmiş bir ceza bulunmadığından atılı suçun kanundaki karşılığını oluşturan salt ceza nazara alınmalıdır. Somut (müşahhas) ceza sistemi olarak kabul edilen ikinci görüşe göre ise, yüklenen suçun soyut cezası değil, kanuni arttırıcı ve azaltıcı nedenler de dikkate alınmak suretiyle muhakeme edilecek sanığa verilecek ceza esas alınmalıdır. Bu görüş, bir suçta bulunabilecek ve kanunkoyucu tarafından önceden gösterilmesine olanak bulunmayan kişiye, fiile, zamana ve yere ilişkin olup suçu etkileyen hallerin çokluğu nedeniyle, bunların takdirini hakime bırakmak gerektiğinden söz eder. Karma sistem olarak adlandırılan bir üçüncü görüşe göre ise, fiile ilişkin ağırlatıcı ve hafifletici sebepler dikkate alınmalı, buna karşın kişisel ağırlatıcı ve hafifletici nedenler hesaba katılmayarak DZ süresinin tesbitine esas olacak suçun cezası saptanmalıdır. Belirtelim ki bu görüş de öğreti de eleştirilmektedir. 1930 İtalyan CK, DZ süresinin belirlenmesinde ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerin nazara alınacağını açıkça belirten 157. maddesi ile somut ceza sisteminden yana tercihini kullanmıştır.

765 s. TCK.nun yürürlükte bulunduğu dönemdeki uygulamamızda, 102. maddede geçen “…cezalarını müstelzim cürümler” terimine verilen anlamdan hareketle, mahkemelerce hükmolunan ceza miktarına göre değil, ağırlatıcı ve hafifletici nedenler dikkate alınmayıp sadece isnat edilen suçun temas ettiği kanun maddesinde öngörülen (suçun basit şekli) cezanın üst sınırı nazara alınarak DZ süresi saptanmaktaydı. Seçimlik cezalarda ise 11. maddede nev’i bakımından ağır olan cezaya itibar edilerek DZ tespit edilmekte idi. “Soyut ceza sistemi”ni[9] kabul eden 3.6.1942 gün ve 36/15 sayılı, 7.5.1947 tarih ve 3/15 sayılı Yargıtay İBK.ları ve 9.1.1988 gün ve 1/1 sayılı Askeri Yargıtay İBK uyarınca uygulama bu yönde yerleşmişti.[10]

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 66. maddesinin 4. fıkrasında zikredilen “.... sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, yeni TCK uygulamasında da DZ sürelerinin hesaplanmasında, suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı [üst haddi] nazara alınacaktır. Eğer suçun temas ettiği maddede cezanın üst sınırı belli değilse, bu durumda yeni TCK.nun, “(1) Süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde 1 aydan az, 20 yıldan fazla olamaz./ (2) Hükmedilen 1 yıl veya daha az süreli hapis cezası, kısa süreli hapis cezasıdır.” içerikli 49. maddesi [765 s. TCK m. 13, 15] gözetilmek suretiyle hapis cezasının üst sınırı belirlenerek sorun çözülecektir.

5237 s. TCK.nun DZ süresinin tespitinde, eski TCK uygulamasından ayrıldığı bir husus şudur; az önce anıldığı gibi eski TCK uygulamasında DZ bakımından ağırlatıcı ve hafifletici nedenler dikkate alınmazken, yeni TCK.nun 66. maddesinin 3. üçüncü fıkrasında yer alan “dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri de göz önünde bulundurulur” şeklindeki hükümle, dosyadaki mevcut deliller itibarıyla vasıflandırılacak suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hallerinin de DZ sürelerinin tespitinde dikkate alınması gerektiği yönünde düzenleme yapılmıştır. Buna göre suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri dikkate alınacak, hafifletici nedenler (yaş küçüklüğü, haksız tahrik gibi) ise göz ardı edilecektir.[11] Bunun gibi, suç teşebbüs aşamasında da kalmış olabilir. Hakeza burada da teşebbüs nedeniyle yapılması gereken indirim hesaba katılmayacaktır. Soyut ve somut ceza sistemleri kendi içlerinde barındırdıkları adaletsizlikler sebebiyle eleştirilmekte iken, somut ceza sistemi ağırlıklı olmakla birlikte “sui generis nitelikte k a r m a b i r s i s t e m” benimseyen kanunkoyucunun yeni düzenlemede hemen her iki sistemin katmerli olumsuzluklarını içine toplamakla hak ve nesafet ölçüleriyle bağdaşmayan daha ciddi adaletsizliğe kapı araladığı iddia olunabilir. Fakat belki, hazırlık aşamasında (ki DZ çoğunca faili meçhul olaylarda gündeme gelmektedir) hafifletici nedenlerin de nazara alınması Savcıyı adeta tayin edeceği ceza ile hüküm tesis edici bir yargılama makamı konumuna iteceği korkusu teoriye taşınmış olacaktı. Oysa kısmi olarak yakın sonucu doğuracak şekilde nitelikli halleri dikkate alan kanunkoyucunun, en azından çocuklar için DZ sürelerini daha kısa tutmak yoluyla kendince bir nevi denge arayışına da gittiği görülmektedir.

Hapis ve adlî para cezalarının hakimin takdir yetkisi kapsamında seçimlik [mütenavip=alternatifli] olarak öngörüldüğü hallerde (kanun “veya” sözcüğü kullanmışsa), DZ bakımından hapis mi adli para cezası mı esas alınacaktır? Eski TCK.nun uygulandığı dönemde yasada bu konuda açık hüküm bulunmaması nedeniyle beliren soruna, öğreti ve uygulama, 765 s. TCK.nun CZ ile ilgili 112/son. maddesini yorumlayarak seçimlik suçlardan nevi itibariyle ağır olanını dikkate alarak bir çıkış yolu aramıştı (İBK. 18.11.1936, 26/35; İBK. 7.5.1947, 15/3; As. Yrg. İBK. 9.1.1988, 1/1).[12] Yeni TCK.nun 66. maddesinin 4. fıkrası, seçimlik cezalarda hapis cezasının DZ’nda esas alınacağını açıkça belirterek soruna kesin olarak noktayı koymuştur.[13] [Yeni TCK.nda hapis cezası ile adli para cezasının seçimlik olarak öngörüldüğü hükümler şunlardır: m. 88/1, 89/1, 98/1, 99/1, 100/1, 106/1, 116/3, 117/1, 124/1, 125/1, 130/1, 132/1-3, 133/2, 134/1, 144/1, 151/1, 153/2, 159/1, 160/1, 163/1-2, 164/1, 166/1, 170/2, 175/1, 176/1, 177/1, 178/1, 183/1, 203/1, 206/1, 217/1, 243/1, 259/1.]

Suçun hem hapis hem de adli para cezasını birlikte öngörmesi halinde (kanun “ve” sözcüğünü kullanmışsa) çok doğal olarak hapis cezası nazara alınacaktır. [Yeni TCK.nun hapis cezası yanında adli para cezasının da uygulanmasını zorunlu kıldığı suçların temas ettikleri hükümler ise şunlardır: 80/1, 91/4, 99/2, 107/1, 133/3, 142/3, 154/1, 155/1-2, 156/1, 157/1, 158/1, 165/1, 174/1, 186/1, 187/1, 188/1-3-7, 197/1-2, 199/1-2, 200/1, 219/1, 226/1-2-3-4-5, 227/1-2, 228/1, 237/1, 238/1, 239/1, 241/1, 244/4, 255/1, 282/1, 289/1, 305/1, 308/3, 322/1-4, 323/4, 333/1.] ]

Suçun asli ceza ile birlikte güvenlik tedbirini de kapsaması halinde asli ceza dikkate alınır. Kaldı ki güvenlik tedbiri zaten yeni TCK anlayışında ceza olarak da görülmemektedir.

Aynı fiilden dolayı tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait DZ’nın tespitinin ne surette yapılacağını gösteren eski TCK.nun 109. maddesi, uygulamada duraksamaları yok etmek amacıyla yeni TCK.nun 66. maddesinin 5. fıkrasına, “Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait üçüncü fıkrada yazılı esasa göre belirlenecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur.” şeklinde aktarılmıştır. Ancak yeni TCK.nun 66. maddesinin 5. fıkrasında yer alan hükme göre, diğer fıkralardaki düzenlemelerin doğal bir uzantısı olarak, buradaki DZ süresinin belirlenmesinde, aynı maddenin yukarıda da bahsedilen üçüncü fıkrasında (ağırlaşmış hale ilişkin) yazılı esaslara göre tespit edilecek DZ göz önünde bulundurulacaktır. Örneğin, sanık hakkında yeni TCK.nun 81/1., 35. maddeleri cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış olduğunu düşünelim. Buna göre DZ. süresi 25 yıldır. Ancak DZ dolmadığını düşünen mahkemece karar verildikten sonra dosyayı inceleyen yüksek mahkemenin eylemin gerçekte 86/2-e maddesine uyan bir kasten yaralama olduğunu belirleyerek kararı bozduğunu düşünelim. İşte bu durumda DZ’nın 8 yıl olarak kabulü gerekir. Eylem tarihinden yeni tesis edilmesi gereken karar tarihine kadar geçen sürede (kesilme sebepleri de varsa) 12 yıl geçmişse dava düşürülecektir.

Karar düzeltme ve yazılı emir yoluna gidilirken, istem kabul edilerek kararın bozulması sözkonusu olur ve lehe de olursa bu durumlarda da DZ dikkate alınacaktır. Ölüm’le ceza ilişkisi kalktığından, ölüm DZ’ndan önce uygulanmalıdır (İBK. 11.4.1983, 2/2). Yine davanın esasına girilmemesini gerekli kılan davanın reddi durumu öncelikle gözetilmelidir. Zamanaşımı af’tan önce uygulanır. Görevsizlik sözkonusu ise, zamanaşımından düşme kararını asıl görevli olan mahkeme vermelidir. Yetkisiz mahkeme ise zamanaşımını uygulayabilir.

 

V.- DAVA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN İŞLEMEYE BAŞLAMASI:

DZ’nın işlemeye başlayacağı tarih, 765 s. TCK.nun 103. maddesinde suçun değişik işleniş biçimleri gözetilerek: “Müruru zamanın başlangıcı tamamiyle icra olunmuş cürüm ve kabahatler hakkında fiilin vukuu gününden ve teşebbüs olunan veya icra ve ikmal olunamayan cürümler hakkında son fiilin işlendiği tarihten ve mütemadi ve müteselsil cürümler hakkında dahi temadi ve teselsülün bittiği günden itibar olunur.” şeklinde ifade edilmiş iken, 5237 s. TCK.nun 66. maddesinin 6. fıkrasında ise: “Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden, teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz [mütemadi] suçlarda kesintinin gerçekleştiği [temadinin sona erdiği] ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği günden, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlar.” şeklinde düzenlenmiştir.

Görüldüğü gibi her iki hüküm arasındaki temel farkın, 5237 s. TCK.nunda, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda DZ’nın, çocuğun 18 yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlayacağına dair yeni bir hükmün getirilmiş olmasında yattığını görüyoruz. Gerçekten de, çocuklara karşı veli veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçların takibi, mağdurların durumları nedeniyle çok zor olmaktadır. Bu nedenle bu suçlarda DZ’nın, mağdurun korunması ilkesi yönünden önemli olacağı düşüncesi ile genel kuraldan ayrılınarak mağdur çocuğun ergin olduğu günden itibaren işlemeye başlamasının benimsenmesi yerinde olmuştur.

DZ’nın başlangıç günü olarak suçun işlendiği ilk günün (dies a quo) nazara alınıp alınmayacağı konusuna, 66. maddenin 6. fıkrasında yer verilen “...günden itibaren” terimi ile açıklık getirilmiştir.[14] Buna göre, suçun işlendiği gün dikkate alınacak[15] ve DZ ertesi gün değil bu gün 1. gün sayılarak hesaplanmaya başlanacaktır.[16] (Bu konuda 72. m. açıklamalarına bkz.). Belirtelim ki, suçun işlendiği gün tam olarak belirlenememişse eğer, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereği failin lehine olan gün suçun işlendiği gün olarak kabul edilecektir.[17]

Kanunda kullanılan “tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği gün” ibaresinden anlaşılması gereken, önceki uygulamamızın da kabul ettiği gibi neticesi harekete bitişik (şekli) suçlarda hareketin yapılması ile birlikte netice meydana geldiğinden DZ süresinin aynı gün başlayacağıdır. Hareket icrai olabileceği gibi ihmali de (yeni TCK.nun 257/2. maddesinde olduğu gibi) olabilir.[18] Gerçekten de, icrai suçlar bakımından 765 s. TCK.nun 103. maddesinde geçen “icra olunmuş” teriminin doğurduğu açıklık, öğreti ve uygulama tarafından ihmali suçlara da şamil kılınmıştı. Yeni düzenlemede kafa karıştırıcı bu tür terimlere yer verilmemesi bizi net bir sonuca götürmektedir. O halde, bu durumda suçun tamamlanmasını esas alacağımıza göre ve örneğin 5237 s. TCK.nun 257/2. maddesinde [765 s. TCK m. 230] düzenlenen görevi ihmal suçunun, bir kamu görevlisinin görevini yapmaması ile gerçekleşeceğinden DZ süresi de bu günden itibaren işlemeye başlayacaktır. İhmal suretiyle icra suçları bakımından DZ süresinin başlamasında dikkate alınacak ölçüt için diğer suçlar için benimsenen sistemden ayrılmayı gerektiren bir sebep yoktur. Daha yalın bir değişle, bu tür suçlarda DZ, ihmal sebebiyle meydana gelen neticeden itibaren işlemeye başlayacaktır.[19] Örneğin, bir hemşirenin bakmakla yükümlü olduğu ağır hastaya ilaçlarını vermeyi ihmal ederek ölümüne sebebiyet vermesi halinde DZ süresi, ölüm neticesinin meydana geldiği günden itibaren işlemeye başlayacak yoksa ilacın verilmediği gün dikkate alınmayacaktır.[20]

Ancak neticesi hareketten ayrık (maddi) suçlarda, suçun kasıtlı ve taksirli olmasına göre durum tartışmalı olsa da,[21] sonucun meydana geldiği günden itibaren başlayacağını kabul etmek daha uygun bir düşünüşün ürünü olsa gerek. bilindiği gibi, neticesi hareketten ayrı suç “ k a s ı t l ı ” işlenen suç olabileceği gibi “ t a k s i r l i ” de olabilir. Buna göre, kasıtlı adam öldürme suçunda mağdurun darbeyi aldıktan üç gün sonra evinde veya 1 yıl bitkisel hayatta kaldıktan sonra hastanede ölmesinde öldüğü gün,[22] yine inşaat standartlarına uygun olarak yapılmayan binanın yapıldıktan 10 yıl sonra meydana gelen depremle yıkılması sonucunda birçok kişinin ölmesi halinde de ölüm anından itibaren[23] başlayacaktır (CGK. 2003, 9-314/15). Bu noktada madde metni açık olmamasına karşın, netice de suçun zorunlu bir unsuru olarak kabul edildiği için kanunda geçen “tamamlanmış” sözcüğünden de anlaşılması gereken budur.

Bunun yanında, yeni TCK.nun “Birden çok evlilik, hileli evlenme, dinsel tören” başlıklı 230. maddesinin 4. fıkrasında, DZ’nın evlenmenin iptali kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlayacağı hükmü getirilmiştir. İptal davası uzun sürebileceğinden, burada DZ’nın başlangıcını özel biçimde belirleyen bir hükmün getirilmesi yerinde olmuştur.

Yine, yeni TCK.nun “İftira” başlıklı 267. maddesinin 8. fıkrasında, iftira suçunda DZ’nın tespitine dair şu şekildeki özel bir hükme yer verilmiştir: “İftira suçundan dolayı dava zamanaşımı, mağdurun fiili işlemediğinin sabit olduğu tarihten başlar.” Gerçekten de, isnat edilen suç dolayısıyla yapılan kovuşturma sonucu hükmün kesinleşmesiyle, iftiranın sabit olabileceği ve dolayısıyla takibata girişileceği aşikâr olduğundan böyle bir hükme olan ihtiyaç meydandadır.

Kovuşturma şartlarını içeren suçlar ve cezalandırılabilme şartlarını içeren suçlar ile iştirak halinde işlenen suçlarda DZ’nın ne zaman başlayacağına dair yeni düzenlemede de bir açıklık yoktur.[24] 1931 İtalyan CK.nun 158. maddesinde, cezalandırılabilme şartını içeren suçlarda, dava zamanaşımının şartın gerçekleştiği günden itibaren işlemeye başlayacağı belirtilmiştir. Devletin cezalandırma hakkı henüz doğmadığından DZ’nın başlayabileceğini söylemenin pek mümkün olmaması nedeniyle, bu düzenlemenin TCK bakımından da benimsenmesinin yerinde olacağı ifade edilmiştir.[25] Talep (yeni TCK m. 12/1-3-4, 13/2), izin (yeni TCK m. 299/3, 305/3, 306/5; 4483 s. K m. 3 gibi) ve karar (Anayasa m. 83) gibi kovuşturma (dava) şartlarını gerektiren suçlarda devletin doğan cezalandırma hakkına halel gelmemesi ve kovuşturma yapılmasının bu şartın gerçekleşmesine bağlı olması nedeniyle DZ aksine bir hal tarzı düşünülemeyeceğinden kovuşturma şartının gerçekleştiği günde değil,[26] 66/6. maddede gösterilen tarihlerde başlayacağını kabul etmek gerekir.[27] Doğal olarak kovuşturma şartının gerçekleşmemiş bulunması, zamanaşımının işlemeye başlamasına engel oluşturmayacaktır. Şikayete bağlı suçlarda da (örneğin, yeni TCK m. 88) DZ şikayetin yapıldığı günden değil, suçun işlendiği günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Aynı durum iştirak halinde işlenen suçlar için de sözkonusudur; ancak bağlılık kuralı gereğince asli maddi failin yaptığı hareket esas alınacak[28] ve genel kurala göre belirlenen DZ süresi tüm şerikler için birlikte işlemeye başlayacaktır.[29]

Bu arada bir parantez açarak vurgulayalım ki, mülga 103. maddede teşebbüs aşamasında kalan suçlarda DZ’nın başlangıcına işaret eden “son fiil” ibaresi yerine suçun yapısına daha uygun olan “son hareket” teriminin tercih edilmesi de yerinde olmuştur. Zaten, yeni düzenlemeden evvel de öğretide, “son fiil” ibaresinin “son hareket” olarak anlaşılması gerektiği ifade edilmişti.[30]

Birinin diğerinin unsurunu yahut ağırlaştırıcı nedenini oluşturan bileşik (mürekkep) suçlarda (m. 42), bileşik suç sayılan neticenin, örneğin yağma veya bina içerisinden hırsızlık suçlarında DZ şiddetin kullanıldığı veya konuta girildiği anda değil, yağma veya hırsızlık suçunun gerçekleştiği güne göre saptanacaktır.[31]

Zincirleme (müteselsil) suçlarda, yasa “son suç”un işlendiği günden itibaren DZ’nın başlayacağını belirterek eski düzenlemeyi korumuştur. Ancak, zincirlemeye dahil bulunan suçlar arasındaki zaman aralıkları ayrı ayrı belirlenebilir durumda ise ve bu suçlardan bir kısmı DZ’na uğramış bulunuyorsa ne olacaktır? İşte yeni TCK.umuz da bu konuda açıklayıcı bir düzenleme içermemektedir. O halde, bu suçun ruhuna uygun olan çözüm, zincirlemeyi oluşturan suçlardan DZ’na uğrayanların dikkate alınmamasını, diğerleri için son suç gününden itibaren başlamasını kabul etmektir.

 

VI.- ZAMANAŞIMI KONUSUNDA GENEL-ÖZEL HÜKÜM ÇATIŞMASI SORUNU:

765 sayılı Türk Ceza Kanununda belirtilmiş olan DZ’na ilişkin hükümler, aynı Kanunun özel kanunlarla ilişkiyi düzenleyen 10. maddesi hükmü uyarınca, başka türlü hükme bağlanmamış olan özel kanunlar hakkında da uygulanırdı ve halen lehe kanun uygulanmasında uygulanmaya devam edilecektir. Buna karşılık, 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanununun “özel kanunlarla ilişki”yi düzenleyen 5. maddesindeki, “Bu kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır” açık ve amir hükmü uyarınca, yeni TCK yürürlüğe girdikten sonra, bu kanunda yer alan DZ ile ilgili hükümler, buna aykırı düzenlemeler içerseler dahi, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanacaktır. Bu anlamda yeni TCK.nun 66/1. maddesinin ilk cümlesinde geçen “kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında” ibaresini, özel kanunlara istisna tanıyıcı bir atıf değil, sadece DZ’na öznel olarak değinen TCK.nun II. Kitab’ında yer verilen özel hükümlerine (örneğin, m. 76/4, 77/4, 78/3 gibi) bir değinim şeklinde anlamak gerekir. Aksine bir düşünce kanunkoyucunun gerçekte istemediği, kanunun sistematiğini bozup kendi içinde çelişki yaratıcı bir sonuca bizi götürür ki yapılacak olanın bu olmaması gerektiği açıktır. Gerçekten de, Hükümet Tasarısı’nın “dava zamanaşımı” başlıklı 85. maddesinin, özel kanunlardaki DZ’nın başlangıcına ilişkin hükümlerin saklı olduğuna işaret eden son fıkrasının, herhalde yeni TCK.nun 5. maddesindeki açık düzenleme ile tutarsızlık oluşturmaması nedeniyle madde metnine alınmaması isabetli olmuştur. 5. madde metni ve gerekçesi ayrıntılı incelendiğinde kanunkoyucunun genel hükümleri ihdas etmedeki hareket noktası kendini apaçık belli etmektedir.

Özel yasalardaki düzenlemelere örnekler vermek gerekirse; 1632 s. Askeri Ceza Kanunu’nun Askeri cürümlerde dava ve cezanın nasıl düşeceğine ilişkin 49. maddesinin B bendi vatana ihanet suçlarında DZ’nın uygulanmayacağını ifade etmektedir: “Hıyanet cürümler ile maznun ve mahküm olanlar hakkında müruru zaman yoktur…” Aynı yasanın, “Düşman tarafına, yabancı memlekete kaçanlar hakkında mali ve fer`i cezalar” başlıklı 78. maddesinin E bendinde ise : “(…) Bu maddedeki suçlar hakkında, dava ve ceza müruru zamanı işlemez.” denmektedir.

2918 s. Karayolları Trafik Kanunu’nun 120. maddesi ise şu şekildedir: “Hafif para cezaları dışındaki para cezalarında zamanaşımı süresi beş yıldır.”

Yukarıda yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, yeni düzenleme karşısında bu ve benzeri özel yasalarda yer alan istisnai DZ’na dair hükümlerin uygulanırlıkları kalmamıştır; diğer bir anlatımla bu hükümler zımnen ilga edilmişlerdir.

 

VII.- DAVA ZAMANAŞIMINA UĞRAMAYAN SUÇLAR :

(a)Kanunda açıkça ayrık tutulmadıkça, bütün suçların DZ’na tabi olması kuraldır.[32] 765 s. TCK.nun 102. maddesinin son fıkrası uyarınca, kanunun ikinci kitabının birinci babında yazılı ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis veya müebbet yahut muvakkat ağır hapis cezalarının gerektiren cürümlerin yurt dışında işlenmesi halinde DZ’nın uygulanmayacağı belirtilmişti. Bunun paralelinde ve karşılık madde olarak getirilen hüküm 5237 s. TCK.nun 66. maddesinin 7. fıkrasıdır. Buna göre, yeni TCK.nun İkinci Kitabı’nın Dördüncü Kısmı’nda [Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler] yazılı ağırlaştırılmış müebbed veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi halinde DZ’nın uygulanmayacağı ifade edilmiştir. Görüldüğü gibi kanun bunun için altı çizilen 3 şartın birlikte varlığını aramıştır. 5237 s. TCK.nun fıkrada gösterilen kısım ve bölümlerinin açılımını yaptığımızda bu suçların temas ettiği madde numaralarını şöyle sıralayabiliriz: “Zimmet” başlıklı m. 247; “Rüşvet” başlıklı m. 252; “Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozmak” başlıklı m. 302; “Devlete Karşı Savaşa Tahrik” başlıklı m. 304; “Temel Millî Yararlara Karşı Hakaret” başlıklı m. 305/2; “Yabancı Devlet Aleyhine Asker Toplama” başlıklı m. 306/1-2; “Askeri Tesisleri Tahrip ve Düşman Askerî Hareketleri Yararına Anlaşma” başlıklı m. 307/1-2-4-5-6-7; “Düşman Devlete Maddî ve Malî Yardım” başlıklı m. 308/1-2; “Anayasayı İhlâl” başlıklı m. 309/1; “Cumhurbaşkanına Suikast ve Fiili Saldırı” başlıklı m. 310; “Yasama Organına karşı Suç” başlıklı m. 311/1; “Hükûmete Karşı Suç” başlıklı m. 312/1; “Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine Karşı Silâhlı İsyan” başlıklı m. 313/1-2. f. 1. c -3; “Silâhlı Örgüt” başlıklı m. 314/1; “Silâh Sağlama” başlıklı m. 315; “Suç İçin Anlaşma” başlıklı m. 316/1; “Askeri Komutanlıkların Gasbı” başlıklı m. 317/1-2; “Savaş Zamanında Yükümlülükler” başlıklı m. 322/4; “Savaşta Yalan Haber Yayma” başlıklı m. 323/2-3-5; “Devletin Güvenliğine İlişkin Belgeler” başlıklı m. 326/1-2; “Devletin Güvenliğine İlişkin Bilgileri Temin Etme” başlıklı m. 327/2; “Siyasal ve Askeri Casusluk” m. 328/1-2; “Devletin Güvenliğine ve Siyasal Yararlarına İlişkin Bilgileri Açıklama” başlıklı m. 329/2; “Gizli Kalması Gereken Bilgileri Açıklama” başlıklı m. 330/1-2; “Devlet Sırlarından Yararlanma, Devlet Hizmetlerinde Sadakatsizlik” başlıklı m. 333/2; “Yasaklanan Bilgilerin Casusluk Maksadıyla Temini” başlıklı m. 335/1-2; “Yasaklanan Bilgileri Açıklama” başlıklı m. 336/2; “Yasaklanan Bilgileri Siyasal veya Askeri Casusluk Maksadıyla Açıklama” başlıklı m. 337/1-2; “Yabancı Devlet Başkanına Karşı Suç” başlıklı m. 340/1.

Anılan ve önemleri yadsınamayan bu suçların ülke dışında ve ülke içinde işlenmesi arasında fark gözetilmesinin nedeninin, bu suçların yurt dışında işlenmesi halinde kamu davasını süresinde açmadaki zorluk, sanıkların elde edilip cezalandırılmalarındaki güçlük olduğu sanılmaktadır.[33] Belirtelim ki, bir fiilin işlenmesinin üzerinden 25-30 yıl gibi bir süre geçtikten sonra, sırf devlete karşı yurt dışında işlenmiş suç olması nedeniyle bunların DZ’ndan ayrık tutulması adalet, hak ve nesafet ve eşitlik ilkeleriyle[34] bağdaşmayacağı; kaldı ki işlenen bir fiilin üzerinden bu kadar uzun süre geçmesinden sonra bu fiil nedeniyle kamu düzeninin hala etkileniyor olmasının düşünülemeyeceği; illâ bir istisna yaratılması amaçlanıyor ise süresiz kılmaktansa son çare olarak bu suçlarda DZ süresinin normal sürelere kıyasla biraz daha uzun tutulmasının daha anlayışla karşılanacağı haklı olarak ileri sürülebilir.

(b) Avrupa Konseyi tarafından düzenlenen sözleşmede savaş suçlarında ve insanlığa karşı suçlarda DZ’nın kabul edilmemesi önerilmişti. Bu aynı zamanda 1948 tarihli Jenosit Sözleşmesinden kaynaklanan bir yükümlülüğümüzün de gereği idi. İşte bu nedenle yeni TCK nun 76/4. maddesinde soykırım (jenosit) suçlarında, 77/4. maddesinde insanlığa karşı suçlarda, 78/3. maddesinde bu suçların örgüt çerçevesinde işlenmesi halinde de DZ uygulanmayacağına özellikle değinilmiştir.

(c) 1632 s. Askeri Ceza Kanunu’nun Askeri cürümlerde dava ve cezanın nasıl düşeceğine ilişkin düzenleme içeren 49. maddesinin B bendinde ise, vatana ihanet suçunda DZ’nın uygulanamayacağı ifade edilmektedir. Hakeza aynı yasanın “Düşman Tarafına, Yabancı Memlekete Kaçanlar Hakkında Mali ve Fer`i Cezalar” başlıklı 78/E maddesinde yer verilen, “(…) Bu maddedeki suçlar hakkında, dava ve ceza müruru zamanı işlemez.” şeklindeki düzenleme ile başka bir istisna getirmiştir. Bu hususu DZ konusunda genel-özel hüküm çatışması sorunu başlığı altında ele aldığımız için ayrıca değinmeye gerek görmüyoruz.

 

VIII.- MUKAYESELİ HUKUKTA DURUM:

İtalya CK nun 157. maddesinde, 24 yıldan fazla ağır hapis cezalarında, yani müebbet ağır hapis cezasını gerektiren suçlarda DZ’nın işlemeyeceği; DZ belirlenmesinde ise ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerin nazara alınacağını belirtmiştir.[35]

İngiliz müşterek hukuku hiçbir suç açısından DZ kurumu benimsenmemektedir.[36]

Alman CK.nda adam öldürmenin nitelikli şekli (Mord) ve soykırım (Völkermord) suçlarında DZ’nı kabul edilmemiştir.

 

IX.- DAVA ZAMANŞIMININ SONUÇLARI : 765 s. TCK.nunda, DZ’nın gerçekleşmesi halinde “kamu davasının ortadan kalkacağı” belirtilmiş iken (m.102/1); 5237 s. TCK.nunda ise, DZ olarak belirlenen sürelerin geçmesiyle “kamu davasının düşeceği” hükme bağlanmıştır (5237 s. TCK m. 66/1). 5271 s. CMK.nun 223/8. maddesi de buna işaret etmektedir. Henüz dava açılmamış bulunmakta ise, C. savcısı “takipsizlik kararı” verecektir. Buna ayrıntısı ile değinilecektir.

 

ELEŞTİRİ :

“Adalet Komisyonu’nda yapılan değişiklik ile; 3. fıkra olarak, dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarı ile suçun daha ağır cezasını gerektiren nitelikli hallerinin dikkate alınacağı yönünde yeni bir hüküm sevk edilmiştir. Bu noktada bu şekildeki bir ölçütün uygulamada sorunlar yaratabileceğini ve Hükümet Tasarısı’ndaki hükmün daha objektif ve uygulama birliğini sağlayıcı bir hüküm olduğunu belirtmekte yarar görmekteyiz.

4. fıkra; “dava zamanaşımına ilişkin önceki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının üst sınırının dikkate alınacağı ve seçimlik cezaları gerektiren suçlarda hapis cezasının temel alınacağı” hükmünü içermektedir. 3. ve 4. fıkralar birlikte ele alındığında ulaşılan sonuç; hazırlık evrakı ya da dava dosyasının mevcut hali itibarı ile suçun ağırlaşmış halinin uygulanması gerektiği sonucuna ulaşılan durumlarda dava zamanaşımının belirlenmesinde ağırlaşmış halin dikkate alınacağı, ağırlaşmış halin uygulanmasının söz konusu olmadığı hallerde suça ilgili maddede öngörülen cezanın üst sınırının ölçü alınacağıdır. Tekrar etmek gerekirse somut bir ölçüt kabul edilmeyen bu durumun sorun yaratmaya uygun bir düzenleme olduğu açıktır.

5. fıkrada her ne sebeple olursa olsun aynı fiilden dolayı tekrar yargılanması gereken hükümlü ile ilgili zamanaşımı süresinin belirlenmesinde “sonradan yargılanan suça ilişkin üçüncü fıkrada yer alan (ağırlaşmış hale ilişkin) sürenin” dikkate alınacağı kuralı yer almıştır. Bu 765 sayılı TCK’nun 109. maddesindeki düzenlemeye paralel bir hükümdür. Bununla birlikte üçüncü fıkrada yalnızca ağırlaşmış halin söz konusu olduğu durum incelendiğinden “yukarıda yer alan fıkralardaki sürelerin” denilmesinde yarar bulunmaktadır. Aynı şekilde yargılanan terimi yerine dava zamanaşımının niteliği dikkate alındığında “soruşturulan ya da yargılanan” denilmesinde yarar bulunmaktadır.”[37]

“Dava zamanaşımını düzenleyen 66. maddede yazılı zamanaşımı süreleri çok uzun tutulmuştur. Yürürlükteki TCK’nun dava zamanaşımını düzenleyen 102/1. maddesi (ağırlaştırılmış müebbed hapis cezasına tekabül eden) ölüm ve müebbet ağır hapis cezasında 20 sene ve öngörüldüğü halde, (a) bendinde 30 yıl, (b) bendinde 25 yıllık …zamanaşımı süresi öngörülmüş olması fahiştir. Tasarının diğer fıkralarındaki zamanaşımı süreleri de çok uzun tutulmuştur.Özellikle 3. fıkrada belirtilen, “dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibariyle suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri de göz önünde bulundurulur” şeklindeki kural, uygulamada belirsizliklere, eşitsizliklere neden olacaktır. Bu itibarla, yürürlükteki Yasanın öngördüğü zamanaşımı sürelerinin …aşılmaması gerektiği görüşündeyiz. Çünkü yargı ve kolluk makamlarının çalışmaması veya yavaş çalışmasının sonuçlarını sanığa yüklememek gereklidir.”[38]

“Maddenin son fıkrasında, bir fiilin işlenmesinden üzerinden 25-30 yıl gibi bir süre geçtikten sonra, sırf devlete karşı yurt dışında işlenmiş suç olması nedeniyle bunların zamanaşımından ayrık tutulması adalet, hak ve nesafet ve eşitlik ilkeleriyle bağdaşmayacağı; kaldı ki işlenen bir fiilin üzerinden bu kadar uzun süre geçmesinden sonra bu fiil nedeniyle kamu düzeninin hala etkileniyor olmasının düşünülemez.”[39]

“Ceza siyasetinde …ciddi bir kara delik ceza zamanaşımı nedeniyle düşmelerdir. Bunların yıllık tutarı yaklaşık 400.000 civarındadır. …Buna artırılan zamanaşımı süreleri bir çare gibi gözüküyorsa da, kırtasiyeciliği körüklemesi ötesinde sakıncalı yanları da göz ardı edilmektedir. Suçluların yeniden sosyalleşmesi (resocialisation) dile getirilmekte ise de, 81 yıllık uygulamadan, penolojik bilgiden yoksunluk bu yaklaşımı da sanal bir niteliğe büründürecektir.”[40]

66. maddede; genelde benimsenebilir hükümler bulunmasına karşın, 12-15 yaş kapsamındaki çocuklara yarı, 15-18 yaş kapsamındaki çocuklara da 2/3 nispetini uygulamanın toplum gerçekleriyle uyumlu olmadığını, bu kolaylıkların çocukları korumaya yaramayıp ancak ve mutlaka kendilerini saklıda tutarak çocukları suçta kullanmayı başarabilenlerin iştahını kabartacağını anlatmanızı ...bekliyor ve istiyorum.”[41]

 

YARGITAY KARARLARI:

* “Depremin inzimam eden etkisiyle sanık ve meslekte deneyimsizlik veya nizam, emir ve kurallara riyaetsizlik sonucu, umumi bir tehlike yaratan tahribat ve musibete neden olan sanıkların eylemi TCY.nın 383 üncü maddesindeki suçu oluşturur. Maddenin birinci fıkrasında öngörülen suçta dava zamanaşımı, tahribat ve musibetin gerçekleşmesi, 2 inci fıkrasındaki suçta ise yaralanma ve ölüm anından itibaren işlemeye başlar.” (Özet. CGK. 2003, 9-314/15)

* “Sanıkların üzerlerine atılı TCK.nun 383. maddesinde belirtilen suçta, umumi tehlike yaratan tahribat ve musibet halinin oluştuğu an suç tarihidir. tahribat ve musibet, yapının yıkılması olup tahribat ve musibetin kendisi olmayan fakat etkenlerinden biri olan depremin meydana gelmesi ile yapının yıkılması aynı tarihe tekabül ettiğinden, suç tarihi binanın yıkıldığı 17.8.1999 tarihi olup, zamanaşımı süresinin bu tarihten itibaren başlaması gerekeceği gözetilmeden, davaya devamla esas hakkında bir karar verilmesi yerine yazılı düşüncelerle kamu davasının zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar verilmesi...” (9. CD. 12.11.2001, 2534/2776)

* “Eğer maddede seçenekli cezalar yer almakta ise hangisi ağırsa o ceza zamanaşımı hesabında göz önüne alınır.” (İBK. 18.11.1936, 26/35)

* “Gerek ilk ve gerek sonraki hükümlerde dava müruruzamanı, mahkemece tayin ve hükmolunan ceza miktarına göre değil, 102. maddenin her bendinde tasnif olunduğu üzere cürümlerin ve kabahat fiillerinin müstelzim olduğu cezalara göre hesap olunmak lazım geleceği...” (İBK. 3.6.1942, 36/15) [5237 s. TCK.nun 66/5. maddesinin karşılığını oluşturan 765 s. TCK.nun 109. maddesi ile ilgili olarak alınan bu içtihat, bu noktada eski ve yeni düzenleme arasında esaslı bir fark olmaması nedeniyle uygulayıcıya yol göstericiliğini sürdürecektir.]

* “Muhakemenin iadesine karar verilmekle asli dava avdet etmiş olmayacağından müruruzaman mavzuubahs olmazsa da eski hüküm 341. maddeye göre iptal olunur da yeniden hüküm tesisi lazım gelirse müruruzaman nazara alınabilir. Şayet, eski hüküm iptal edilmez de tasdik olunursa müruruzamandan bahis ile hüküm kurulamaz.” (CGK. 29.5.1954, 84/27) [5237 s. TCK.nun 66/5. maddesinin karşılığını oluşturan 765 s. TCK.nun 109. maddesi ile ilgili olarak verilen bu karar, bu noktada eski ve yeni düzenleme arasında esaslı bir fark olmaması nedeniyle uygulayıcıya yol göstericiliğini sürdürecektir.]

* “Temyiz yargılaması sonunda özel dairelerin (onama) kararları üzerine karar kesinleştiğine göre, bu karara Yargıtay C. Başsavcılığınca itiraz halinde öncelikle işin esasına gidilmeli, hukuka aykırılık bulunmadığı, bir başka anlatımla özel daire kararı yerinde görüldüğü takdirde, Ceza Genel Kurulunda yapılan inceleme sırasında zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile bu husus göz önüne alınmamalıdır. ancak, özel daire onama kararı hukuka aykırı görülerek kaldırıldığı ve yerel mahkeme hükmü bozulduğu takdirde Ceza Genel Kurulunda inceleme yapılırken dava zamanaşımı süresi dolmuş bulunursa, CYUY.nın verdiği yetkiye dayanılarak esastan veya usulden karar bozulursa dava zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verilmelidir.” (CGK. 10.5.1993, 4-11/151)

* “Düşme sebepleri birden fazla oldukta; ceza ilişkisini ortadan kaldıranlar, infaz ilişkisini düşürenlerden önce uygulanmalıdır.” (İBK. 11.4.1983, 2/2)

* “TCK.nun 493/1. maddesiyle tecziye edilmek üzere kamu davası açılmış olmasına ve bu maddede gösterilen ceza miktarına göre zamanaşımının TCK.nun 102/3. maddesi dikkate alınarak hesaplanması gerekeceği gözetilmeden ve isnat edilen eylemin TCK.nun 491 veya 492. maddelerine girebileceğine dair bir tartışma da yapılmadan yazılı şekilde (kamu davasının ortadan kaldırılmasına) karar verilmesi...” (6. CD. 31.3.1992, 2520/2680)

* “TCK.nun 102. maddesinde öngörülen dava zamanaşımının hesaplanmasında ceza indirimi ile ilgili olan TCK.nun 463 ve 62. maddeleri nazara alınmadan suça vasıf veren ve temel sevk maddesi olan TCK.nun 450/4. maddesinin esas alınması gerektiğinin düşünülmeyerek asli zamanaşımının TCK.nun 102/1. maddesinde yazılı 20 sene yerine 102/2. maddesinde yazılı 15 sene olarak kabulü suretiyle...” (1. CD. 1.11.1999, 2474/3482)

* “Sanık hakkında TCK.nun 550. maddesine temas eden 15 yaşından küçüklerin eline silahların kolaylıkla geçmesini men için muhafazası hususunda lazım gelen tedbiri almamak suçundan TCK.nun 119. maddesi uyarınca önödeme nedeniyle takipsizlik kararı verilerek CMUK.nun 392. maddesine göre açılan zoralım davasının da asıl fiil için öngörülen zamanaşımına tabi olduğu...” (2. CD. 23.6.1999, 2975/9171; aynı doğrultuda CGK. 8.2.1988, 547/16)

* “Kaçma (firar) suçunun kesintisiz (mütemadi) suç olduğu ve suç tarihinin sanığın ele geçirildiği gün olacağı gözetilmeden cezaevinden kaçtığı günün suç tarihi olarak gösterilmesi...” (4. CD. 8.6.1999, 5690/6688)

* “Zoralım davası zamanaşımına uğradığından, …ortadan kaldırılmasına, ruhsatlı tabancanın sanığa iadesine karar verilmelidir.” (CGK. 18.05.1999, 2-120/122)

* “Özel belgede sahtecilik suçunun “kullanma” ile oluşacağı dikkate alınarak, Asliye Hukuk Mahkemesinin davasının yargılama aşamasında kullanılan suça konu özel belgenin ibraz tarihinin araştırılıp belirlenmesi yerine, özel belgenin tanzim tarihinin zamanaşımının başlangıcına esas alınması...” (6. CD. 3.12.1992, 6046/8595)

 

 

DAVA ZAMANAŞIMININ KESİLMESİ VE DURMASI

 

Dava Zamanaşımı Süresinin Durması veya Kesilmesi

MADDE 67. - (1) Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hâllerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur.

(2) Bir suçla ilgili olarak;

a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,

b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,

c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi,

d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi,

Halinde, dava zamanaşımı kesilir.

(3) Dava zamanaşımı kesildiğinde, zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar. Dava zamanaşımını kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlar.

(4) Kesilme halinde, zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak Kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzar.

GEREKÇE : Tasarının ilgili madde metni içerik olarak muhafaza edilmiştir. Ancak, "kamu davasının açılması" ibaresi yerine, "soruşturma, kovuşturma yapılması, kamu davasının açılması" ifadesi benimsenmiş ve bu suretle uygulamada çıkan aksaklıkların giderilmesi amaçlanmıştır.

[Dava zamanaşımının kesilmesini düzenleyen 2., 3. ve 4. fıkralar madde metnine sonradan eklenmiştir. TBMM’deki bu değişikliğin gerekçesi ise şöyledir: “Her ne kadar tasarı metninde dava zamanaşımı süreleri uzun tutulmuş ise de; Tasarı’nın kanunlaşması halinde, bunun yürürlüğe gireceği tarihten önce işlenmiş ve henüz kesin hükümle sonuçlanmamış olan davaların büyük çoğunluğunun zamanaşımına uğraması sonucuyla karşılaşılacaktır. Bu durum, bazı suçlular açısından bir nevi af sonucunu doğuracaktır. Bu sonuç, özellikle dava zamanaşımı sürelerinin dolma eşiğine yaklaşılmış olan halen derdest bütün davaların sanıkları açısından doğacaktır. Belirtilen nedenlerle, Tasarı metninde dava zamanaşımının kesilmesine ilişkin düzenleme yapılmasına büyük bir ihtiyaç bulunmaktadır.”]

 

KARŞILIĞI :

765 s. TCK m. 104 :

“Hukuku amme dâvasının müruru zamanı, mahkûmiyet hükmü, yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adlî makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. Müddeiumumîsi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.

Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müddetini 102 nci madde de ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesiyle baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.”

765 s. TCK m. 105 :

“Kanunun bir seneden aşağı müruru zaman tâyin ettiği hallerde her türlü usulî muamele müruru zamanı keser.

Ancak 103 üncü maddeye göre müruru zaman işlemeğe başladığı günden itibaren bir seneden aşağı müruru zamana tabi kabahat nev'inden suçlarda bir sene içinde mahkûmiyet kararı verilmemiş olursa hukuku âmme dâvası müruru zamana uğrar.”

765 s. TCK m. 106 :

“Bir suçtan dolayı yapılan ve müruru zamanı kesen muameleler o suçlarda her ne suretle olursa olsun iştiraki olup da aleyhlerinde takibat veya tahkikat yapılmamış olan kimseler hakkında dahi müruru zamanı keser.”

765 s. TCK m. 107 :

“Hukuku amme dâvasının ikamesi mezuniyet veya karar alınmasına yahut diğer bir mercide halli lâzım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve kararın alınmasına yahut meselenin halline kadar müruru zaman durur.”

 

A Ç I K L A M A :

I.- DAVA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN DURMASI (1. FIKRA):

(A) TANIM VE GENEL DEĞİNİM:

DZ’nın durması, kanunda öngörülen bir nedenin gerçekleşmesi halinde, bu engel ortadan kalkıncaya dek zamanaşımının işlememesi olarak tanımlanabilir.[42]

765 s. TCK.nun 107. maddesine göre, “Hukuku âmme dâvasının ikamesi mezuniyet veya karar alınmasına yahut diğer bir mercide halli lâzım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve kararın alınmasına yahut meselenin halline kadar müruruzaman durur.” 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin birinci fıkrasına göre ise; “Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hâllerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur.” Görüldüğü gibi, DZ süresinin durması konusunda, iki kanun hükümleri arasındaki temel fark, yeni TCK.nda, kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımının duracağına ilişkin olarak getirilen yeni düzenlemedir.

Düzenlemede, kovuşturma şartlarından sadece “izin” ve “karar”a yer verilmiş, “şikayet” ve “talep”ten söz edilmemiştir. Bilinçli bir seçimin sonucu olarak şikayet ve talepten bahsedilmemesinin anlaşılır yanı bulunmaktadır. Zira şikayette, kanunkoyucu müştekiye davayı harekete geçirebilmesi için zaten hak düşürücü bir süre öngörmüştür. Keza talepte, işlemeye başlamış olan DZ’nı durdurucu bir işlem bulunmamakta; DZ süresi içinde talebin vaki olması halinde dava açılacak, aksi takdirde suç DZ’na uğramış olacaktır.[43]

(B) DAVA ZAMANAŞIMINI DURDURAN SEBEPLER :

1- İ z i n : “İzin”, eski deyimle “mezuniyet” bir kovuşturma şartıdır. İşte kanun bazı suçlarda faili hakkında kamu davasının açılmasını, yetkili merciden izin alınmasına bağlamış olabilir. Bu tür durumlarda suçun işlendiği günden itibaren işlemeye başlayan DZ süresi, yetkili mercie izin için başvurulduğu tarihte durur ve iznin verildiği günden itibaren de durmuş bulunan süre durmuş bulunduğu yerden işlemeye devam eder.[44] Kamu yararının Adalet Bakanı’nca takdir edildiği bu tür suçlara, 5237 s. TCK.nun 299. maddesinde yer alan Cumhurbaşkanına hakaret suçu, 305. maddesinin 3. fıkrasında yer alan savaş hali dışında temel milli yararlara karşı hareket, 306. maddesinde yer alan yabancı devlet aleyhine asker toplama suçunu örnek gösterebiliriz.

5237 s. TCKnun 299/3, 305/3, 306/5 maddelerinde yazılı bulunan suçlar izin alınmasına bağlıdır. 1632 s. Askeri Ceza Kanunu m. 48/B; 2802 s. Hakimler ve Savcılar Kanunu m. 82; 1136 s. Avukatlık Kanunu m. 58; 1512 s. Noterlik Kanunu m. 153’de de izin şartını içeren düzenlemeler bulunmaktadır. Tüm bu özel yasalarda yer alan hükümlerin temel dayanağı Anayasamızın 129/son maddesidir.[45]

2- K a r a r : “Karar” da kovuşturma şartlarından biridir. Bazı suç failleri hakkında hazırlık soruşturması yapılmasına engel yok ise de, kamu davası açılması kanunca öngörülen yetkili merciler tarafından bir karar tesisine bağlanmış olabilir. Örneğin, Anayasa’nınn 83/2. maddesi milletvekili dokunulmazlığına sahip bulunan suç faillerinin yargılanmalarını, istisnai haller ayrık olmak üzere bu dokunulmazlığın TBMM tarafından kaldırılması yönünde bir karar vermesine[46] bağlı kılmıştır.[47] Bunun gibi, 2547 s. Yüksek Öğretim Kurulu Kanunu’nun 53. maddesi, üniversitelerin akademik kadrolarında görev yapan personellerin görevlerinden doğan suçlardan ötürü haklarında kamu davası açılmasını yetkili kılınmış kurulların lüzumu muhakeme kararı vermesine bağlamıştır.[48]

Hakeza, 2.12.1999 tarih ve 4483 s. Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanmaları Hakkında Kanun, memurların görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan ötürü C. Savcısının kamu davası açmasını aynı yasanın 3. maddesinde sayılan merciler tarafından Soruşturma İzni Verilmesi şartına bağlamıştır. Her ne kadar bu kanunda geçen Soruşturma İzni Verilmesi deyimi bir “izin” intibaını yaratıyorsa da, bu kavram hatalı bir kullanımın ürünü olup gerçekte teknik anlamda bir karar olarak anlaşılmalıdır. Çünkü, 4483 s. K.nun 4/1. maddesinde, C. savcısının bir memurun görev sebebiyle işlediği bir suçu işlediğine vakıf olduğunda, “ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri” toplamaları gerektiğinden söz ettiğine göre, bu işlemle zaten sanık memur hakkında hazırlık soruşturması engelsiz başlanmış olur. Bu sebeple, yetkili merciden izin almak için bulunulan talep, yargılamanın ileri aşamalarının gitmenin önünü açmak için bir karar istendiğinin delilidir.[49]

3- B e k l e t i c i M e s e l e : 765 s. TCK.nun 107. maddesinde bekletici mesele (eski deyimle “meselei müste’hire”) hususu, “Hukuku amme dâvasının ikamesi …diğer bir mercide halli lâzım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde...” şeklinde ifade edilmişken, 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 1. fıkrasında “Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, …diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hâllerde…” deyişi ile dile getirilmiştir. Metindeki “hukuku amme dâvasının ikamesi” teriminin gerçekte “soruşturma ve kovuşturma yapılması” anlamına geldiği uygulama ve öğretide kabul edilmişti. Kanunkoyucunun, yeni düzenlemede böyle bir düzeltmeye gitmesi yerinde olmuştur. Bekletici mesele hususunda yeni düzenleme belirttiğimiz ufak tefek bazı düzeltmeler dışında eskisinin adeta bir tekrarı niteliğindedir.

Buna göre, önsorunun halledilmesine bağlanan bekletici mesele kamu davasının açılması ya da açılmış bulunan dava görülmekte iken de sözkonusu olabilecektir. Hakeza bekletici mesele, kanun tarafından zorunlu kılınmış olabileceği gibi hakime yetki veren bir hükme de dayanabilir. Önemli olan, başka merci tarafından çözülmekte olan veya çözülecek bir sorunun sürmekte olan dava üzerinde etkisinin bulunması, diğer bir değişle bunun gerekli olmasıdır.[50] Yoksa ki hakimin takdir yetkisi ve yasal gereğin dışına çıkarak hiç lüzumu olmayan bir sorunu bekletici mesele yapması DZ’nı durdurucu etki yaratmayacaktır (8. CD. 15.1.1997, 17034/11). Gerçekten, kanunkoyucunun madde metninde açıkça “çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu” ibaresini koymaya iten de işte bu gibi saiklerdir. 5271 s. CMK.nun “Ceza mahkemelerinin ek yetkisi” alt başlıklı 218/1. maddesi [1412 s. CMUK m. 255] oldukça açıktır ve bundan söz etmektedir: “Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir...” Örneğin, orman muhafaza memurunun hakkında kaçak orman emvali bulundurmaktan dava açtığı fail orman muhafaza memurun kendisinden rüşvet istediği için hakkında gerçeğe aykırı tutanak tuttuğunu iddia ermesi halinde tutanağı tutan orman muhafaza memuru hakkında rüşvetten dava açılmışsa hakim bu davayı bekletici mesele yapabilir. Bu durumda da bekletici mesele DZ’nı durdurucu bir etki yaratacaktır.[51]

Maddede geçen “mercii” kavramının kapsamına, herhangi bir ceza mahkemesi girebileceği, İcra Ceza, Hukuk Mahkemesi veya Anayasa Mahkemesi de girmektedir. Örneğin Anayasa’ya aykırılık sorununun çözümü için Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi halinde DZ duracaktır.

Buna karşın aynı mercii tarafından yürütülen aynı yargılamanın birer parçası olan bilirkişi veya Adli Tıptan istenen raporun beklenmesi, şuur tetkiki uzun süreli olsa da DZ’nı durdurma etkisi gösteremezler.

4- K a ç a k K a r a r ı : Maddenin 1. fıkrasında, “...kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar...” denmektedir. 5271 s. CMK.nun “Kaçağın Tanımı” alt başlıklı 247. maddesi aynen şu içeriktedir: “(1) Hakkındaki kovuşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacıyla yurt içinde saklanan veya yabancı ülkede bulunan ve bu nedenle mahkeme tarafından kendisine ulaşılamayan kişiye kaçak denir./ (2) Kaçak sanık hakkında kovuşturma yapılabilir. Ancak, daha önce sorgusu yapılmamış ise, mahkûmiyet kararı verilemez./ (3) Duruşma yapılan hâllerde kaçak sanığın müdafii yoksa, mahkeme barodan bir avukat görevlendirilmesini ister.” CMK.nun “Zorlama amaçlı elkoyma ve teminat belgesi” başlıklı 247. maddesinin 1. fıkrasında, kaçak sanığın duruşmaya gelmesini sağlamak amacıyla Türkiye'de bulunan mallarına, hak ve alacaklarına amaçla orantılı olarak mahkeme kararıyla elkonulabileceği ve gerektiğinde idaresi için kayyım atanacağı belirtilmiş, 2. fıkrasında ilk fıkranın uygulanabileceği suç tipleri sınırlı şekilde sayılmış, 4. fıkrasında kaçak yakalandığında veya kendiliğinden gelerek teslim olduğunda elkoymanın kaldırılmasına karar verileceği ele alınmış, 5. fıkrada kaçak hakkında CMK.nun 100. ve devamı maddeleri gereğince, sulh ceza hâkimi veya mahkeme tarafından yokluğunda tutuklama kararı verilebileceği belirtilmiştir.

Hemen bu noktada değinelim ki, deyim yerindeyse tek bir bedenin kol ve ayakları konumunda bulunan iki kanun, yani TCK ile CMK arasında çok zaman rastladığımız irtibat kopukluklarının kaçınılmaz birer ürünü olan çelişkiler, bu kanunlardan özellikle TCK.nun ne kadar aceleye getirilmiş olduğu ve yasa tekniğinden ne denli uzak bir anlayışla hazırlanmış bulunduğunun açık birer kanıtıdır. Örneğin, 5237 s. TCK.nun 67/1. maddesinde DZ’nı kesen bir sebep olarak “...kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar...” tümceciği kullanılmıştır. 1412 s. CMUK.nda bulunmayan “ k a ç a k ” kavramının 5271 s. CMK.nun 247/1. maddesinde tanımlandığı doğrudur. Ancak bu maddede mahkemece birebir failin kaçak olduğuna dair bir karar verilebileceğinden söz edilmediği gibi, 5. Kitap 1. Kısım 2. Bölüm başlığı olarak kullanılan Kaçakların Yargılanması’na ilişkin devam eden 248. maddede de böyle bir kavrama rastlanılmamaktadır. Komisyon’un redaksiyon yapmak suretiyle kimliğini değiştirdiği maddelerden ikisi de budur. Gerçekten, incelendiğinde 5271 s. CMK.nun 247. maddesinin karşılığını oluşturan Hükümet Tasarısı’nın 286. maddesinde aynen, “…sanığın kaçak olduğuna mahkemece karar verilir.” şeklinde çok açık bir ifade kullanılmaktadır ki bu beklentimizi karşılamaya fazlasıyla yetmektedir. Ancak belirtelim ki, dosyaya yansıyan yeterli bilgi ve belge varken, diğer bir değişle yargılamaya ilişkin tüm deliller dava dosyasının içinde bulunmakta iken “bu sanık kaçaktır” şeklinde hakimi bir karar almaya zorlamak oldukça gereksiz bir tutumu oluşturacaktır. Fakat bu hatanın fark edilerek tamiri gerekirken, başka bir çok noktada olduğu gibi burada da beklenen yapılmamıştır. Anlaşılmaktadır ki 5237 s. K.nun kanunkoyucusu 5271 s. K.nun metni ile her nedense sağlıklı bir irtibat kurmamış, 5271 s. K.nun kanunkoyucusu ise 5237 s. K. ile uyumu sağlamak açısından gerekli itinayı göstermemiştir. Bunun anlamı şudur ki, içi boş ve dayanaksız bırakılan kimi terimler uygulayıcıyı bir hayli sıkıntıya sokacak; yeni yeni içtihat yaratımı yolunda gereksiz yere yorulmasına sebep olacaktır. İşte kanun yapma tekniğinin önemi buradadır. Bazen kanun koyucunun dikkatsizliğinden kaçan ya da özensizliğinin ürünü olan tek bir sözcük bile uygulayıcıyı boş yere yıllarca meşgul edebilecektir. Şimdi bu durumlarda olduğu gibi örneğimizde de, bize kalanın kıyasa yol açmayacak şekilde genişletici yorum yapmaktan başka bir şey olmadığı görünmektedir.

 

(C) ÖZEL YASALARDA YER ALAN DURDURMA SEBEPLERİ :

Belirtelim ki, yeni TCK.nun 67/1. maddesinde sayılan DZ’na ilişkin olup yukarıda açılımları yapılan durma sebepleri tahdidi (sınırlı) olarak sayılmış olup kıyas yoluyla genişletilmelerine olanak bulunmamaktadır.[52] Bu durumda birer kovuşturma şartı olan talep (yeni TCK m. 12/1-3-4, 13/2) veya şikayet (yeni TCK m. 88/1-2, 102/1-2, 104/1, 105/1-2, 116/1 gibi) birer DZ’nı durduran sebep değildirler. Zaten doğaları gereğince de böyle bir durdurucu etkiye sahip kılınmaları da beklenemez. Bu durumda, zamanaşımı süresi içerisinde talep gerçekleşir de dava açılmazsa suç zamanaşımına uğrayacaktır.

TCK.nda, DZ’na ilişkin durdurma sebeplerini içeren genel hükümler yanında diğer bazı özel yasalarda da bu konuda hükümler bulunduğunu görmekteyiz.[53] Örneğin, 4389 s. Bankalar Kanunu’nun 24/7.a maddesi şu içeriktedir: “…Dosyasının bilirkişiye tevdii tarihinde dava zamanaşımı süresi durur. Bilirkişinin raporunu mahkemeye verdiği tarihten itibaren bu süre kaldığı yerden işlemeye devam eder.”

Keza, 353 s. Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun’un 20. maddesinde, davaları terhislerinden sonraya bırakılan asker kişiler hakkında DZ’nın terhis edilinceye kadar duracağını öngörülmektedir. 1632 s. Askeri Ceza Kanunu’nun “Askeri cürümlerde dava ve cezanın nasıl düşeceği” alt başlıklı 49. maddesinin A bendinde de destekleyci bir hükme yer verilmiştir. Bu konuda yüksek mahkemenin bir kararına değinirsek; “Silâh altına alınmasından dolayı terhisine kadar duruşmanın teciline karar verilen sanığın, terhis tarihinin araştırılması ve bu iki tarih arasında geçen müddetin hesaba katılmaması gerekir.” (4. CD. 14.12.1950, 1482/1809)

5237 s. TCK.nun 5. maddesindeki açıklık karşısında DZ’nı özel olarak düzenleyen bu ve benzer hükümler uygulama kabiliyetlerini yitirmişlerdir; diğer bir değişle bu ve benzeri hükümler zımnen ilga edilmişlerdir.

Zamanaşımı, maddi bir ceza hukuku kurumu olarak görülmesine karşın çok ilginç bir şekilde, 5271 s. Ceza Muhakemesi Kanunun’un Uzlaşma kurumunun uygulanmasının usulünü belirleyen 73. maddesinin 5. fıkrasının son cümlesinde “uzlaşma süresince zamanaşımının duracağı” şeklinde açık bir ibareye yer verilmiştir. Esasen bu durma sebebine de TCK.nunda yer verilmesi gerekirdi, çünkü kanunkoyucu yeni TCK.nun 5. maddesi ile maddi ceza hukukuna ilişkin hükümlere TCK.nunda yer verilmesi gerektiği yönünde tercihini koyduğu izahtan varestedir. Elbetteki bu yargımız, 1.4..2005 gününden sonra yürürlüğe girecek özel yasalarda muhalif hüküm taşıması hali için geçerli değildir. DZ ve DZ’nı durduran-kesen sebepler, TCK..nun öncelikle uygulanması gerekli 67. maddesinde tahdidi olarak sayılmış bulunmaktadır. Şu durumda, CMK bir usul kanunu olmasına karşın, suç ve yaptırım terorisi konusunda yer verdiği hükümler açısından ceza hükmü taşıyan bir kanun olarak bu noktada TCK.nun 67. maddesi hükmü ile çatışma halindedir. Bu anlamıyla, CMK eğer TCK.ndan önce yürürlüğe girse idi, TCK.nun genel hükmü olan 67. maddesinin hükmünün bu noktada geçerli olacağından kuşkumuz olmayacaktı. Fakat 5237 s. TCK ile 5271 s. CMK aynı gün (01.04.2005) yürürlüğe girecektir. O zaman aynı gün yürürlüğe girecek her iki yasadan özel yasa olan CMK’nun bu hükmünün ölü doğduğu iddia edilemeyeceğine göre CMK.nda yer alan uzlaşmaya ilişkin bu DZ’nı durduran sebebin de dikkate alınacağı sonucuna varmak herhalde hatalı bir düşünceyi yansıtmıyor olsa gerek.

 

(D) DAVA ZAMANAŞIMININ DURMASININ ETKİLERİ VE SONUÇLARI :

Bir suçun işlenmesiyle birlikte başlayan DZ, hiçbir engelle karşılaşmadığı takdirde, suçun gerektirdiği cezaya göre değişen sürelerin dolması ile tamamlanır ve sonuç ile etkilerini doğurur. Bununla birlikte, DZ’nın yukarıda andığımız bir takım engellerle karşılaşması mümkündür.[54] DZ’nı durduran sebepler olarak gösterilen izin, karar, bekletici mesele ve hakkında kaçak olduğuna dair mahkemece karar verilmiş bulunan sanık hakkında, suçun işlendiği günden başlayan DZ süresi, izin ve karar alınması, bekletici meselenin çözülmesi ve kaçaklık kararının kaldırılmasına kadar DZ duracak, diğer bir değişle işlemeyecektir.[55] Kanunumuz, kesme sebeplerinden farklı olarak, uzamaya azami bir sınır biçmemiştir, yani süre ne kadar uzun olursa olsun durduran sebep varlığını korudukça DZ tekrar işlemeye başlamayacaktır.[56]

Kanun durma süresinin bitiş noktasını göstermiş olmasına karşın başlama noktasını göstermemiştir. Esasen buna gerek de yoktur. Şu halde, 66. maddenin 6. fıkrası gereğince suçun işlenmesi ile başlayan DZ süresi, izin veya karar alınması için yetkili mercie müracaat edildiği, bekletici meselenin ortaya çıktığı veya fail hakkında kaçak olduğuna dair mahkeme tarafından karar alındığı gün duracaktır. İzin veya karar alındığında, bekletici mesele çözüldüğünde ya da kaçak hakkındaki karar kaldırıldığında DZ kaldığı yerden işlemeye devam eder. Demek oluyor ki, DZ’nı durduran nedenden önce işlemiş olan süre etki ve sonuçlarını koruduğundan geçerliliğini sürdürecektir.[57] Bu nedenle durmadan önce işleyen süreye durmanın sona ermesinden sonra işleyecek sürenin eklenmesi gerekir ki, bu durum durmayı kesilmeden ayıran en önemli özelliktir.

Kanunumuz, CZ’ndakinin ve DZ’nı kesen sebeplerin aksine, DZ’nı durduran sebeplerin şeriklere etkisini kabul etmemiştir.[58] Yani, iştirak halinde işlenen suçlarda DZ’nı durduran sebep hangi fail hakkında ortaya çıkmışsa, DZ süresi de, yalnız o şerik hakkında duracaktır.[59]

DZ süresi dolduğunda soruşturma hazırlık aşamasında ise C. savcısı takipsizlik kararı, yargılama veya temyiz safhasında ise mahkeme, Yargıtay veya Bölge Adliye Mahkemesi diğer iddialardan önce 5271 s. CMK m. 223/8 gereğince “düşme kararı” verecektir (66. madde açıklamalarına bkz).[60]

 

II.- DAVA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN KESİLMESİ (2. fıkra) :

(A) GENEL OLARAK : 765 s. TCK.nda DZ’nı kesen sebepleri 104. maddede: “Hukuku âmme dâvasının müruru zamanı, mahkûmiyet hükmü, yakalama, tevkif, celp veya ihzar müzekkereleri, adlî makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. Müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir./ Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddit ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müddetini 102'nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilâvesiyle baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.” biçiminde, 105. maddede ise: “Kanunun bir seneden aşağı müruru zaman tâyin ettiği hallerde her türlü usulî muamele müruru zamanı keser./ Ancak 103'üncü maddeye göre müruru zaman işlemeğe başladığı günden itibaren bir seneden aşağı müruru zamana tabi kabahat nev'inden suçlarda bir sene içinde mahkûmiyet kararı verilmemiş olursa hukuku âmme dâvası müruru zamana uğrar.” şeklinde kaleme alınmışken, 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 2. fıkrasında: “Bir suçla ilgili olarak;/ a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,/ b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,/ c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi,/ d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi,/ Halinde, dava zamanaşımı kesilir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Görüldüğü gibi, yukarıya alınan madde metinlerini karşılaştırdığımızda, aralarındaki temel farkın, 765 s. TCK.nunda DZ’nın kesen nedenler[61] arasında sayılan “yakalama, celp veya ihzar müzekkereleri, sanık hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar”a, 5237 s. TCK.nda yer verilmemesi; eski yasada DZ’nı kesen sebeplerin 1 yıllık DZ süresine göre iki farklı şekilde tesbit olmasına karşın yeni düzenlemede bu ikili ayrımın ortadan kaldırılması ve bunu sağlamak için de eski 105. maddenin yeni metne alınmaması olduğunu görüyoruz.

 

(B) DAVA ZAMANAŞIMINI KESEN SEBEPLER :

1- Savcı Tarafından İfade Alınması veya Sorguya Çekilme : 765 s. TCK.nun 104/1. maddesinde bu husus, “adlî makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi” olarak ifade edilmekte iken 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 2. fıkrasının a bendinde “şüpheli veya sanıklardan birinin savcı tarafından ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi” olarak terimlendirilmiştir. Görüldüğü gibi, “maznun” sözcüğünün içi, yerine “şüpheli veya sanık” sözcükleri tercih edilerek doldurulmuş, “adli makamlar” terimindeki belirsizlik giderilmiş olduğu gibi, eskiden sadece sanığın sorgusunun yapılması DZ’nı kesen sebep olarak görülmekte iken yeni düzenlemede bunun yanında haklı olarak şüpheli veya sanığın savcı huzurunda ifadesinin alınması da DZ’nı kesen sebeplerden biri olarak kabul edilmiştir.

5271 s. CMK.nun Tanımlar alt başlıklı 2. maddesinde bu kavramlar teker teker tanımlanmıştır Buna göre, “Şüpheli”: Soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişiyi, “Soruşturma”: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi, “Kovuşturma”: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi, “Sanık”: Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi, “İfade alma”: Şüphelinin kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısı tarafından soruşturma konusu suçla ilgili olarak dinlenmesini, “Sorgu” ise: Şüpheli veya sanığın hâkim veya mahkeme tarafından soruşturma veya kovuşturma konusu suçla ilgili olarak dinlenmesini ifade eder. Belirtelim ki, CMK.nun yapmış olduğu sorgu kavramının bu tanımı yetersiz ve ek-sorgu’yu da kapsıyor gibi intiba yaratmaktadır. Ancak CMK.nun sorgu ile ilgili maddeleri incelendiğinde sorgu kavramında bir genişletilme olmadığı anlaşılmaktadır.

Buna göre yeni düzenlemede, şüphelinin hazırlık aşamasında adli zabıta birimi tarafından ifadesinin alınması DZ’nı kesen bir sebep olarak kabul edilmemiş,[62] sadece C. savcısı tarafından ifadesinin alınmasında bu kesici etki benimsenmiştir. C. savcısı tarafından ifade alınmanın ve hakim tarafından dava ile ilgili olarak sorguya çekilmenin şüpheli veya sanık sıfatıyla ve haklarının da hatırlatılarak yapılması şarttır. Fakat şüpheli veya sanığın 5271 s. CMK.nun 147. maddesi [1412 s. CMUK m. 135] gereğince kendisine hatırlatılan haklarından susma hakkını kullanması da yapılanın sorgu olması özelliğini kaybettirmez. Fakat dikkat edilmelidir ki, sadece tutuklanma istemiyle hakim tarafından dinlenmesi anlamına gelmeyen sorgu kavramından teknik olarak anlaşılması gerekenin ne olduğu anıldığı gibi CMK.da gösterilmiştir. Fakat sonradan sanık olsa bile daha önce tanık olarak dinlenmesi[63] veya sanığa keşif sırasında sorular sorulması da[64] yargılama hukuku yönünden sorgu sayılmadığı için DZ’nı kesmeyecektir. Hakeza ek-savunma da sorgu sayılmaz.

Bilindiği gibi, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’da olduğu gibi, özel kanunlarla sorgu yargıcının kullandığı sorgu yetkisinin hakimden başka organlara da verildiğini biliyoruz. Doktrindeki genel eğilim, böyle bir sorgunun da DZ’nı keseceği yönündedir.[65] 765 s. TCK.nun 104/1. maddesinde yer alan “adli makamlar huzurunda” tabirine yeni düzenlemede yer verilmemesi böyle bir görüşe varmada işimizi daha da kolaylaştırmaktadır.

Yargıtay, bozmadan sonra sanığa bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulmasını sorgu olarak kabul edilemeyeceğine ve bu sormanın DZ’nı kesmeyeceğine karar vermiştir (CGK. 11.4.1981, 7-27/175; 9. CD. 24.12.1982, 4239/4329).

C. Savcısının istisnai olarak sorgu yapabilme yetkisi 3005 s. Meşhut Suçların Muhakeme Usulü Kanunu’nun 4/6. maddesinde düzenlendiği, bunun yapısı itibariyle DZ’nı kesen sorgu niteliğinde bulunduğu doktrinde ileri sürülmüş idi. Fakat, yeni düzenlemede DZ’nı kesen sebeplere C. Savcısının ifade alması da eklenmiş olduğuna göre bu tartışmaya kesin olarak son verilmiştir.

2-Tutuklama Kararının Verilmesi : 765 s. TCK.nun 104/1. maddesinde DZ’nı kesen sebeplerden bazısı “mahkûmiyet hükmü, yakalama, tevkif, celp veya ihzar müzekkereleri” olarak sayılmışken yeni düzenlemede “tutuklama kararının verilmesi” denilerek bunlardan sadece tutuklama kararına (müzekkeresi) kesici bir etki tanınmıştır. Buna göre, şüpheli veya sanık hakkında kaçak ya da saklanmış olması halinde çıkarılan yakalama müzekkeresi (5271 s. CMK m. 98; 1412 s. CMUK m. 131/1), sanığın sorgusunun yapılması için davetiye ile çağrılmasını ifade eden celpname (5271 s. CMK m. 145; 1412 s. CMUK m. 132), hakim tarafından sanığın zorla getirilmesi amacıyla hakim tarafından çıkarılan ihzar müzekkeresi (5271 s. CMK m. 146; 1412 s. CMUK m. 133) bundan böyle birer DZ’nı kesme sebebi olarak kabul edilemeyeceklerdir. Buna karşın şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararının verilmesi DZ’nı kesecektir. Maddede, “tutuklama kararı verilmesi”nden söz ettiğine göre DZ bu kararın verildiği gün kesilecektir. Ayrıca, sanık veya sanıklardan biri hakkında CMK.nun 100. ve devamı maddeleri gereğince hangi suçtan ötürü tutuklama kararı verilmişse sadece o suç için DZ kesilmiş olacaktır.[66] Yine tutuklama kararının tefhim veya tebliği şart olmadığına göre tutuklama kararının yüze karşı (vicahi) veya yoklukta (gıyabi) [CMK.nun 248/5. maddesinde olduğu gibi] verilmesi arasında da fark yoktur.[67] Keza tutuklama kararının tanzim edilmiş olması yeterli olduğundan, infaz edilmiş olması da şart değildir.[68]

Yargıtay çok yerinde olarak, yurt dışında bulunan sanığın Türk makamlarına niyabeten tutuklanması işleminin de DZ’nı keseceği görüşündedir (CGK. 28.3.2000, 4-50/52).[69]

3-C.Savcısının Suçla İlgili İddianame Düzenlemesi : İddianameden kasıt, C.Savcısı tarafından CMK.nun 170. maddesine [1412 s. CMUK m. 163] göre mahkemeye hitaben yazılan ve kovuşturma devresinin başlatılmasını sağlayan belgedir. 765 s. TCK.nun DZ’nı kesen sebepleri içeren 104. maddesinde “...C. Müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile...” denilmişken, TCK.muz 67. maddenin 2. fıkrasının (c) bendinde daha açık seçik bir ifade ile, “Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi” tabiri kullanılarak bu husus dile getirilmiştir. Buna göre, suçla ilgili iddianamenin düzenlenmesi DZ’nı kesmesi için yeterli olup ayrıca sanığa tebliği şart değildir.[70] İddianamenin mahkemece iade edilmiş olmasının önemi yoktur.

Herhalde iddianame benzeri belgeler de, iddianame etkisi doğurdukları için DZ’nı kesici etkileri kabul edilmelidir, şeklinde düşünülebilir. Örneğin, Karayolları Trafik Kanunu gereğince Sulh Ceza mahkemesine verilen belgelerde olduğu gibi. Ancak şahsi dava müessesesi kaldırıldığı için bundan söz etmeye gerek yoktur. Esasen maddede, “iddianame ve iddianame yerine geçen...” teriminin kullanılması bu nedenle daha yerinde olacaktı. Fakat hemen bütün TCK Öntasarılarında buna yer verilmiş olmasına rağmen kanunkoyucunun yeni TCK.da buna yer vermemesi bir unutkanlık eseri olduğu söylenemez. Bu sebeple kanunkoyucunun, iddianame benzeri kararlara yer vermemesi, iradesini bunlara DZ’nı kesme etkisi tanımadığı şeklinde yorumlanmalıdır.

4-Mahkûmiyet Kararı Verilmesi : Bu hususa, 765 s. TCK.nun 104. maddesinde “mahkûmiyet hükmü… ile” şeklinde, yeni düzenlemede ise “Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi... halinde” biçiminde işaret edilmiştir. Buna göre, iştirak halinde işlenen suç bile olsa veya davaları birleştirilen ve aynı dosyada haklarında kovuşturma süren birden çok sanık bulunur da sanıklardan biri hakkında mahkûmiyet kararı verilirse DZ’nın kesilmiş olacağı açıktır. Fakat belirtelim ki burada sözkonusu olan kesinleşmemiş mahkûmiyet kararıdır.[71] Mahkumiyet kararı kesinleşmiş bulunursa artık DZ yerini CZ’nına bırakacağından DZ’nın kesilmesi de gündeme gelmeyecektir.

Mahkumiyet kararının, yüze karşı verilmesi ile yoklukta verilmesi arasında fark gözetilmediği gibi sanığa tebliğine de gerek yoktur.[72] Gerçekten de, 765 s. TCK.nun 104. maddesinin 11.6.1936 tarih ve 3038 sayılı Kanunla değiştirilmeden önceki halinde, bir usul işleminin DZ’nı kesici etki kazanabilmesi için sanığa tebliği şart iken, anılan bu değişiklik ile bu kaldırılmıştır. Yeni düzenlemede, böyle bir şarta yer verilmemesi bunun aranmadığını göstermektedir. Hakeza, verilmiş bulunan mahkûmiyet kararının sonradan herhangi bir sebeple bozulması veya kaldırılması, DZ’nın kesilmiş bulunmasına bir etkisi olmaz. Madde metni çok açık bir şekilde “mahkûmiyet”ten söz ettiğine göre, mahkemece verilecek beraat kararının DZ’nı kesici bir etkisi bulunmayacaktır.[73] Herhalde, sanığın lehine olan DZ kurumunun sanığın aleyhine bir sonuç doğurması beklenemeyecektir. Mahkûmiyet hükmü Yargıtay veya Bölge Adliye Mahkemesi tarafından bozulduktan sonra esas mahkemenin vereceği direnme kararı yeni bir mahkûmiyet kararı olduğundan DZ tekrar kesilmiş olacaktır.[74] Madde metnine göre, görevsizlik veya yetkisizlik kararları birer mahkumiyet kararı niteliğinde bulunmadıkları için DZ’nı kesmeleri de sözkonusu olamaz (6. CD. 25.9.2001, 6-168/171).[75] Hakeza, TCK.nun 75. maddesinde düzenlenen önödeme, bir mahkumiyet kararı olarak nitelendirilemeyeceği için DZ’nı kesmez.[76] Eski uygulamamızda hüküm niteliğinde bulunduğu için DZ’nı kesici etkileri kabul edilen Ceza Kararnamesi (1412 s. CMUK m. 386 vd.) kurumu[77] yeni düzenleme ile kaldırıldığı için bu konuda problem kalmamıştır.

Yabancı ülkelerde verilen hükümlerin sonuçlarının belli şartlarda (5237 s. TCK nun 8. vd. maddeleri) Türkiye’de bazı etkiler yaratabildikleri bilinmekte ise de, Yabancı ülke yargı mercilerinden verilen mahkumiyet kararlarının DZ’nı kesici etkileri yoktur.[78] Esasen zaten yabancı mahkeme kararlarının yeni TCK.nun 19. maddesi çerçevesinde Türkiye’de bazı sonuçlar meydana getirebilmeleri de ancak kesinleşmiş bulunmalarına bağlıdır ki DZ’nda mahkumiyet kararlarının kesinleşmemiş bulunması aranmaktadır.

5- Diğer Kesme Sebepleri : Eski TCK.nunda bir DZ kesme sebebi olarak “son tahkikatın açılmasına dair olan karar”dan söz edilmekteydi.[79] Fakat 5271 s. CMK.nunda “soruşturma” ve “kovuşturma” evresi dışında böyle bir kuruma yer verilmediği gibi, 1412 s. CMUK.nda da sonradan yapılan değişiklik ile bu kurum metinden çıkarılmış ve maddenin bu hükmü uygulanırlığını kaybetmişti. Bu nedenle son tahkikata ilişkin böyle bir ibarenin metinden çıkartılması yerinde olmuştur.

Belirtelim ki, TCK.muz DZ’nı kesme sebeplerini tahdidi (sınırlı) olarak saymış olup kıyas yoluyla bunlara başka sebeplerin eklenmesi mümkün değildir.[80] Aksine durum kanunilik prensibine aykırılık oluşturur.

 

(C) DAVA ZAMANAŞIMINDA KESİLMESİNİN ETKİSİ VE SONUÇLARI :

1-Süre Açısından : DZ’nı kesen sebep ortaya çıktığında, suç tarihinden o ana kadar geçmiş olan süre yanar ve kesilmenin meydana geldiği günden (bu gün 1. gün olarak hesaba dahil edilir) itibaren DZ yeniden işlemeye başlar[81] (m. 67/3). Fıkrada kullanılan “kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren” deyişinden anlaşılan budur. Geçmiş olan sürenin yanması, her kesme sebebinin ortaya çıkması halinde de geçerlidir. Böylelikle her kesme sebebi ortaya çıktığında daha önce geçmiş bulunan süre yanacaktır. Fakat, DZ’nı kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlayacaktır (m. 67/3). Yeni düzenlemede kabahat ve cürüm ayrımına son verilip suç terimi tercih edildiği için bu sonuç, her suç türü için geçerlidir. Meğer ki, TCK.nda DZ’nın işlemeyeceğinin açıkça belirtildiği suç tipleri istisna edilmiş olsun.

Şu var ki, kesme sebepleri ne kadar çok olursa olsun hiçbir halde 66. maddede öngörülen olağan zamanaşımı sürelerinin yarısının eklenmesinden oluşan olağanüstü sürelerden fazla uzatamayacaktır. Buna göre, iki kesme tarihi arasında da DZ süresi dolmuş olabilir.[82] 67. maddenin 4. fıkrası bu hususu şu şekilde ele almıştır: “Kesilme halinde, zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak Kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzar.” Gerçekten de, kesme sebeplerinin çok olduğu durumlarda eğer DZ sürekli yeniden başlatılsaydı bu durum sonsuza dek sürecek ve bu da zamanaşımı ile güdülen amaca aykırı bir sonuçlamayı beraberinde getirecekti.[83] Bu sebeple kanunkoyucu, tayin ettiği ve yaş gruplarına göre teker teker belirlediği azami sürelerin geçmesi ile artık devletin faili cezalandırmaktan vazgeçmesini öngörmüştür. Örneğin, reşit bir kişi tarafından bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen göçmen kaçakçılığı suçunda 79. maddenin 1. fıkrasında belirtilen cezanın üst sınırı olan 8 yılın 2. fıkra gereğince yarı oranında arttırılması sonucunda bulunacak 12 yıl DZ’nına esas alınacak ceza miktarını oluşturacaktır. Buna göre konu suçun zamanaşımı süresi suçun işlendiği günden itibaren 15 yıldır. Kesilmeler dolayısıyla ancak yarı oranında arttırılarak 22 yıl 6 aya kadar uzayacaktır.

DZ süresi dolduğunda soruşturma hazırlık aşamasında ise C.Savcısı takipsizlik kararı, yargılama veya temyiz safhasında ise mahkeme, Yargıtay veya Bölge Adliye Mahkemesi eskisinden farklı olarak “ortadan kaldırma” değil, 5271 s. CMK m. 223/8 gereğince “düşme kararı” verecektir (66. madde açıklamalarına bkz). Ancak burada, CMUK.nun 253/son. maddesinde yer alan, “derhal beraat kararı verebilecek hallerde durma veya düşme kararı verilemez” hükmünün gözününde daima bulundurulması gerektiğini vurgulayalım.[84] Ayrıca önemle belirtelim ki, zamanaşımı varken Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi hükmün esasını tetkik edemez.

O l a ğ a n ü s t ü D Z S ü r e l e r i :

(a) Fiil tarihinde 18 yaşını bitirmiş (reşit olan) kişiler için “ u z a m ı ş ” şekliyle azami dava zamanaşımı süreleri (m. 67/4. delaletiyle m. 66/1. fıkra):

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 45 yıl,

Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 37 yıl 6 ay,

Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 30 yıl,

Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 22 yıl 6 ay,

Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 12 yıl.

(b) Fiil tarihinde 15-18 yaş grubu arasında bulunan çocuklar için “ u z a m ı ş ” şekliyle azami dava zamanaşımı süreleri (m. 67/4 delaletiyle m. 66/2. fıkra):

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 30 yıl,

Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 25 yıl,

Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 20 yıl,

Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 15 yıl,

Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 8 yıl.

(c) Fiili tarihinde 12-15 yaş gurubu arasında bulunan çocuklar için “ u z a m ı ş ” şekliyle azami dava zamanaşımı süreleri (m. 67/4 delaletiyle m. 66/3. fıkra):

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 22 yıl 6 ay,

Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 18 yıl 9 ay,

Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 15 yıl,

Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 11 yıl 3 ay,

Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 6 yıl.

 

2- DZ’nı Kesen Sebeplerin Suç Ortaklarına Etkisi Açısından : DZ’nı kesen sebeplerin şeriklere sirayeti, 765 s. TCK.nun 106. maddesinde, “Bir suçtan dolayı yapılan ve müruru zamanı kesen muameleler o suçlarda her ne suretle olursa olsun iştiraki olup da aleyhlerinde takibat veya tahkikat yapılmamış olan kimseler hakkında dahi müruru zamanı keser.” şeklinde düzenlenmişti. Aynı hususa, 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 2. fıkrasında, “sanıklardan birinin”, “sanıklardan bir kısmı” terimlerinin madde metniyle kaynaştırılması suretiyle yer verilmiştir.[85] Görüldüğü gibi, eski yasamız “o suçlarda her ne suretle olursa olsun iştiraki” sözü ile asli ve fer’i iştirak arasında fark gözetmemeyi ifade etmiştir.[86] Aynı hükmün “kimseler hakkında dahi” şeklindeki belirsizlik yaratıcı sözü ise doktrin ve uygulamada fikir ayrılıklarına sebep olmuştu. Bu terimin mefhumu muhalifinden aleyhlerinde kovuşturma yapılmış veya yapılmakta olan suç şeriklerine sirayetin kabul edilmediği sonucunu çıkaran Yargıtay’ın bu görüşü yansıttığı bazı kararları kovuşturma başlamadan önce kaçarak izini kaybettirmeyi başarmış sanıkları ödüllendirmek anlamına gelmekte idi.[87] Oysa madde metni oldukça açıktır; haklarında henüz kovuşturma yapılmamış şerikler hakkında dahi sirayet kabul edildiğine göre kovuşturma başlamış bulunuyorsa hayli hayli ve de öncelikle etki kabul edilmeli idi.

Şimdi, 765 s. TCK.nun, “Bir suçtan dolayı yapılan ve müruru zamanı kesen muameleler o suçlarda her ne suretle olursa olsun iştiraki olup da aleyhlerinde takibat veya tahkikat yapılmamış olan kimseler hakkında dahi müruru zamanı keser.” şeklindeki 106. maddedeki düzenleniş doğrultusunda, kesilmenin şahsiliğini değil, şikayetten feragat gibi algılayarak kesilmenin şeriklere sirayetini kabul etmiş bulunan 5237 s. TCK.muzun, Hükümet Tasarısı ve Alt Komisyonda benimsenmeyip TBMM görüşmeleri sırasında eklenmiş, bu konudaki düzenlemesini irdeleyelim: 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 2. fıkrası aynen şu şekildedir: “Bir suçla ilgili olarak;/ a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,/ b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,/ c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi,/ d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi,/ Halinde, dava zamanaşımı kesilir.” Görüldüğü gibi, eskisinde olduğu gibi yeni madde metninden de, birden çok failin iştiraki ile işlenen suçlarda, şeriklerden biri hakkındaki DZ’nı kesme sebebinin diğerlerine de sirayet edeceği anlamı mutlak bir şekilde çıkmaktadır. Bu anlamda, suç ortakların asli veya fer’i, yeni deyimle azmettiren veya yardım eden olup olmadıkların bir önemi de bulunmamaktadır.

Buraya kadar bir sorun yoktur; sorun, aralarında iştirak iradesi veya reel ilişkisi olmasa bile, örneğin birleştirme nedeniyle, birden çok sanık için aynı dosya üzerinden yargılama yapıldığında, şeriklerden biri hakkında gerçekleşecek DZ’nı kesme sebebinin diğer suç ortaklarını da etkileyip etkilemeyeceği ve onlar için de DZ’nın kesilip kesilmeyeceğidir.[88] Madde metinlerine lafız açısından yaklaştığımızda, bu noktada eski düzenlemeye kıyasla belirsizliğin giderilmesi yerinde katmerleşerek sürmekte olduğunu görmekteyiz. Eski yasada açıkça kullanılan “iştirak” sözüne yer vermeyen kanunkoyucunun ihdas ettiği yeni madde metni ilk bakışta, soruyu olumlu anlamıyla “evet”leyen bir intiba yaratıyor gibi görünmektedir. Böyle bir yorum, neresinden bakılırsa bakılsın, bu açılımın çok doğal bir uzantısı olarak bizi daha aşırı durumlara kadar götürebilecektir. Örneğin, davanın ayrı görülmesi mümkün iken, yani davaların birleştirilmesi zorunlu değilken davalar birleştirilmişse, bir şerik için DZ’nı kesen sebebi diğer şeriklere de etkili kılmamız gerekecektir. Kanunumuz bu konuda bir istisna öngörmediğine göre, böyle bir sonuç çıkarımı bizi, her iki halde de kesen sebebi tüm suç ortaklarını etkilediğini kabul etmeye zorlayacaktır. Haklı bir gerekçe bulmakta zorlanacağımız ve maddeye yanlış anlam yüklemenin ürünü olan böyle bir sonuçlama herhalde, DZ ile güdülen amaca, hükmün konuluş saikine ve yorum tekniğine uygun düşmeyecektir. O halde, kanunkoyucunun bu maddeyi sevk etmedeki amacını tesbit etmemiz, bundan hareketle bu tesbitin kıyasa yol açmayacak en sağlıklı yoruma bizi götürmesi en akıllıca yol olarak belirmektedir. Hareket noktamız bu olunca; belirtelim ki, ilgili fıkranın karşılığını oluşturan 106. maddenin konuluş sebebinin ne olduğu konusunda değişik fikirler yürütülmüştü. Azınlıkta olan birinci görüş,[89] 106. maddenin konuluş saiki, şikayetten feragatte olduğu gibi DZ’nın bazı failler hakkında kesilip diğerleri hakkında kesilmemesini kabul etmenin ahlaka aykırı görülmesi biçiminde idi. Hakim görünen ikinci görüşe ise,[90] bu hükmün kamu davasının bütünlüğünü korumak için kanuna konulduğu ve bu suretle adalet ve sanıklara eşit muamelede bulunma düşünceleri de sağlanmış bulunacağı şeklinde idi.

DZ’nda durma sebeplerinin diğer şeriklere sirayetini kabul etmeyen, kanunun kabul aşamasında, DZ’nın kesilmesinin “şeriklere sirayeti”ni metne kaynaştırmak suretiyle fıkrayı koymakla birlikte, fıkranın bu noktasına ilişkin hiçbir bir gerekçe göstermeyen kanunkoyucunun bu tavrını aceleciliğe ve acemiliğe yormak gerekir. İlkin, maddede kullanılan terimlerin açılımını yapmamız gerekecektir. Dikkatle bakıldığında, fıkranın başlangıç cümlesini oluşturan “Bir suçla ilgili olarak;” kavramının kullanıldığını görmekteyiz…

 

(D) DURMA VE KESİLME SEBEPLERİ ARASINDAKİ FARKLAR:

CZ’nda, süreyi kesen bir sebebin ortaya çıkması halinde, o güne kadar işlemiş olan süre yanarken ve baştan itibaren yeniden işlemeye başlarken, DZ’nda durmadan önce işlemiş bulunan süre saklı kalmaktadır.

CZ’nda kesilme sebebiyle yandıktan sonra yeniden işlemeye başlama sınırlandırılmıştır, oysa durma sebebi varlığını korudukça süre olduğu yerde beklemeye devam eder.

Durma ve kesme nedenleri birbirlerinden nitelikleri gereğince farklı olduğundan bir arada uygulanmaları olanaklıdır. Bu halde, durma sebebi varlığını korurken kesilme sebebi ortaya çıkarsa süre işlemezken, kesilme sebebi bulunduğunda durma sebebi ortaya çıkarsa süre duracaktır.

İştirak halinde işlenen suçlarda DZ’nın kesilme sebeplerinin diğer şeriklere etkili olacağı kabul edilmişken, durma sebeplerinde bu etki kabul edilmemiştir. Gerçekten de, kesilme sebeplerinde şeriklere sirayetini açıkça kabul eden kanunkoyucunun durma sebeplerinde böyle bir açıklığa yer vermemesi, aynı sonucu burada kabul etmediğini göstermektedir. O halde, iştirak halinde işlenen suçlarda durma sebebi hangi şerik hakkında oluşmuşsa, DZ süresi de sadece o şerik hakkında duracaktır.

 

ELEŞTİRİ :

“Bu maddenin ifadesi son derece bozuktur.”[91]

“Belirtmek gerekir ki “kaçak” terimi hukuki bir terim değildir ve yasalar ile de tanımlanmamıştır. Bu konuda gerekçe de bir açıklığı içermemektedir. Hüküm bu hali ile sorun çıkarabilecek niteliktedir.”[92] [Bu eleştiri, 5271 s. CMK veya tasarısını incelemeden kaleme alınmanın sağlıksız ve isabetsiz bir ürünü olduğu için dikkate alınacak bir yönü yoktur. Zira yeni CMK.nunda kaçak tanımı dahi yapılmış olduğu gibi bu kavrama Hükümet Tasarısında da yer verilmiş idi.]

 

YARGITAY KARARLARI :

* “…Özel daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, suçların sübutuna ilişkindir. İnceleme konusu olayda; Sanığın 7.8.1979 doğumlu olan Rahime’yi 1994 yılı ekim ayı içinde komşularının evine çağırarak rızaen cinsel ilişkide bulunduğu ve bir süre alıkoyduğu, başlangıçta olayı kimseye anlatmayan katılanın ilerleyen süreç içinde sanığın söz vermesine karşın kendisiyle evlenmeye yanaşmaması nedeniyle durumu ailesine bildirdiği ve C. Savcılığına başvurarak sanıktan şikayetçi olduğu, açılan kamu davasının yargılaması sırasında mahkemece yapılan sorgusunda suçunu açık biçimde ikrar eden sanığın 3.8.1995 tarihinde katılanla evlenmesi üzerine hakkındaki kamu davasının TCY’nın 434. maddesi uyarınca teciline karar verildiği, bilahare Isparta Asliye Hukuk Mahkemesinin 6.11.1997 gün ve 448-1362 sayılı ilamı ile katılanın şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı olarak açtığı boşanma davasının kabulüne ve tarafların boşanmalarına karar verildiği, kararın ise 7.7.1998 tarihinde kesinleştiği, boşanmaya haksız surette neden olan sanık hakkındaki takibatın TCY’nın 434. maddesi uyarınca yenilendiği ve yargılama sonunda beraatine karar verildiği, hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece; sanığın reşit olmayan katılanla rızasıyla cinsel ilişkide bulunmak ve kaçırmak suçlarının sabit olduğu gerekçesiyle bozulduğu, Yerel Mahkemenin ise önceki hükmünde ısrar ettiği, sanığın mahkeme huzurundaki açık ikrarı, katılanın iddiası, doktor raporları, boşanma ilamı, nüfus kayıtları gibi kanıtlardan kuşkuya yer bırakmayacak biçimde anlaşılmaktadır.

Sanığın sabit olan, 15 yaşını bitirmiş geyrireşit katılanla cinsel ilişkide bulunmak suçu TCY’nın 416/son, rızaen alıkoymak suçu ise 430/2. maddesine uymaktadır. Anılan maddelerde belirtilen hürriyeti bağlayıcı cezaların üst sınırına göre, bu iki suç da TCY’nın 102/4. maddesi uyarınca 5 yıllık asli dava zamanaşımı süresine tabidir. Ancak, kamu davasının açılması, sanığın sorgusu gibi zamanaşımını kesen ve yeniden işlemeğe başlamasına neden olan işlemler de dikkate alındığında, sanığın her iki suçunun TCY’nın 102/4 ve 104/2. maddelerine göre belirlenen dava zamanaşımı sürelerinin asli ve fer’i olmak üzere 7 yıl 6 ay olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, sanığın her iki suçu da 1994 yılı ekim ayında işlediği anlaşılmakta ise de, suçların ekim ayının hangi gününde işlendiği kesin biçimde saptanamamıştır. Bu bakımdan, zamanaşımının hesabında sanığın en lehine sonuç verecek tarih olan 1 ekim 1994 gününün zamanaşımının başlangıç günü olarak kabulü zorunludur. Bu aşamada incelenmesi gereken bir başka sorun da, TCY’nın 434. maddesi uyarınca verilen tecil kararına esas olan evlenmenin zamanaşımını kesip kesmeyeceği ya da durdurup durdurmayacağı, dolayısıyla evlenme tarihi ile boşanma kararının kesinleşme tarihi arasındaki sürenin dava zamanaşımı hesabında dikkate alınıp alınmayacağı husudur.

TCY’nın 104/1. maddesinde dava zamanaşımını kesen nedenler, 107. maddesinde ise zamanaşımını durduran sebepler sayılmıştır. Öğreti ve yargısal kararlarda genel kabul gördüğü üzere, bu nedenler anılan maddelerle sınırlı olarak sayılmış olup yorum yoluyla genişletilemezler. Kamu davasının ertelenmesine konu evlenme ise, anılan maddelerdeki nedenler arasında sayılmamaktadır. Nitekim bu genel ilke doğrultusunda CGK’nun 3.10.1988 gün ve 220/322 sayılı kararında; evlenme nedeniyle kamu davasının ertelenmesinin zamanaşımını durdurmayacağı vurgulanmış, yine öğretide değişik yazarlar tarafından; “dava zamanaşımı süresinin evlenmekle kesilmediği ve durmadığı” belirtilmiştir. Bu görüşten hareketle; suç tarihinden itibaren başlayan dava zamanaşımının evlenmekle kesilmediği ve durmadığının kabulü gerekmektedir.

Bu itibarla; somut olayda suç tarihi olarak belirlenen 1 ekim 1994 tarihinden inceleme tarihine kadar iddianame yazılması, sanığın sorguya çekilmesi gibi zamanaşımını kesen işlemler de dikkate alındığında TCY’nın 102/4 ve 104/2 maddelerinde öngörülen 7 yıl 6 aylık dava zamanaşımı süresi dolmuştur. Zamanaşımı gerçekleşmiş bulunduğundan sanığın her iki suçtan beraatine ilişkin Yerel Mahkeme direnme hükmünün bozulmasına, sanığın zorla ırza Geçmek suçundan dönüşen suç niteliğine göre reşit olmayan 15 yaşını bitirmiş katılanla rızaen cinsel ilişkide bulunmak ve alıkoymak suçlarına ilişkin kamu davalarının CYUY’nın 322. maddesi uyarınca ortadan kaldırılmasına karar verilmelidir...” (CGK. 3.6.2003, 5-106/232; aynı doğrultuda CGK. 16.4.2002, 5-106/232) [Kararın İrdelenmesi: Karara konu suçun dayanağını teşkil eden maddelerden biri olan 434. madde yeni TCK.nuna alınmamış ise de, karar niceliği itibariyle konunun anlaşılması için uygulayıcıya ışık tutacağı düşünülerek kitaba alınmıştır..]

* “Yargılama aşamasında verilen görevsizlik kararları TCY.nın 104. maddesinde sayılan nedenlerden olmadığı için dava zamanaşımını kesmeyeceği açıktır. Buna bağlı olarak görevsiz mahkemede sorguya çekilen sanığın görevli mahkemede, görevsizlik kararına karşı diyeceklerinin saptanması yargılama hukuku yönünden sorgu niteliğinde olmayıp savunmasının alınmasından ibarettir. Zira görevsiz mahkemede yapılan sorgu ile dava zamanaşımı kesilmiş olup görevli mahkemede savunmanın alınmasına yönelik çıkarılacak celp veya ihzar müzekkeresi de sorgu amaçlı olmadıkları için dava zamanaşımını kesmeyeceklerdir...” (6. CD. 25.9.2001, 168/171)

* “Sanık Fransa’da 18.8.1998 günü Türkiye’ye iade amacı ile Türk makamlarına niyabeten tutuklanmıştır. Bu tutuklama işlemi TCY.nın 104. maddesinin 1. fıkrasında sayılan dava zamanaşımını kesen nedenlerden olan “tevkif” niteliğinde bir işlem olup sanığın kaçmasını engellemek ve Türkiye’ye iadesini sağlamak için 7.1.1999 gün ve 13.12.1999 tarihleri arasında 11 ay 6 gün sürmüştür. Bu işlem Türk makamlarına niyabeten yapılmış ve dava zamanaşımını kesen nedenlerden olan bir tutuklama kararıdır. O halde Fransa’da sanığın 18.8.1998 tarihinde Türk makamlarına niyabeten tutuklanması ile dava zamanaşımı kesilmiş olup asli dava zamanaşımı gerçekleşmemiştir.” (CGK. 28.3.2000, 4-50/52)

* “TCK.nun 104. maddesinde dava zamanaşımını kesen sebepler tek tek sayılmıştır. Bu sebepler arasında yer alan “tevkif’ten amaç, CMUK.nun 104 ve 223. maddelerinden herhangi birine dayanılarak verilen vicahi veya gıyabi tutuklama kararıdır. CGK’nun 13.3.1989 gün ve 44/100 sayılı kararında belirtildiği gibi, TCK.nun 104/1. maddesinde “zamanaşımını kesmesi yönünden ayırım yapılmaksızın tutuklama müzekkeresinin zamanaşımını keseceği yönünde görüş birliği bulunmaktadır.” Olayımızda önceki gıyabi tutuklama kararına dayanılarak çıkarılan müzekkere infaz edilememiş, geri de alınmamıştır. İlk tutuklama kararı geçerliliğini sürdürmekte olduğuna göre, ikinci kez gereği yokken yeniden çıkarılan gıyabi tutuklama müzekkeresi ayrı ve yeni sonuç doğurmaz. Bu itibarla, Yerel Mahkeme direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan kurul üyeleri, “13.3.1989 gün ve 44/100 sayılı CGK kararında her türlü tutuklama müzekkeresinin zamanaşımını keseceği kabul edildiği” gerekçesiyle karşı oy kullanmışlardır.” (CGK. 1.4.1997, 6-65/73)

* “İncelenen dosya içeriğine göre TCY’nın 107. maddesinin (“Hukuku amme davasının ikamesi mezuniyet (izin) varsa karar alınmasına yahut diğer bir mercide halli lazım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve karar alınmasına, yahut meselenin halline kadar müruru zaman durur”) olayımızda uygulanma olanağının bulunmadığı, aksi halde maddenin amacı dışına çıkılacağı, mahkemenin davayı sonuçlandırabilmesi için zamanaşımını gerçekleştirecek bir biçimde hukuk mahkemesindeki dava sonucunu beklemesinin zorunlu olmadığı, bu durumun bir kanıtın dosyaya gelmesinin beklenmesi niteliğinde bulunduğu, inceleyeceği hukuk dosyası, yapacağı soruşturmada elde edeceği diğer kanıtlar ve vicdani kanaatine göre suçun oluşup-oluşmadığını tayin edebileceği cihetle, hukuk davasının sonucunu beklemeye karar verdiği takdirde bu süre dava zamanaşımını durdurmayacağından yazılı emre dayanan tebliğname içeriği bu nedenle yerinde görülmemiş olmakla istemin reddine...” (8. CD. 12.2.2001, 3080/4907; aynı doğrultuda 3. CD. 1.3.2000, 790/2925)

* “353 sayılı Kanunun 20. maddesinde, 1 yıldan fazla hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlarda sanık hakkındaki davanın askerlik hizmeti süresince geri bırakılacağı öngörüldüğü ve sanığa atılı TCK.nun 571. maddesine nümas sarhoşluk suçunun gerektirdiği cezanın üst sınırının 2 yıl olduğu dikkate alınmadan, sanık hakkındaki davanın terhisine kadar geri bırakılmasına karar verilmiş olması, hukuken geçersiz bulunduğundan ve sanık aleyhine sonuç tevlit etmesi sözkonusu edilemeyeceğinden, suç tarihi ile inceleme tarihi arasında da sanığa atılı suçun gerektirdiği cezaların nevi ve miktarına göre TCK.nun 102/5 ve 104/2. maddeleri uyarınca tabi bulunduğu 3 yıllık zamanaşımı tahakkuk ettiğinden, hükmün bu nedenle bozulmasına...” (2. CD. 13.9.1994, 6855/8700) [İrdeleme: 5237 s. TCK.nun 5. maddesindeki açıklık karşısında DZ’nı özel olarak düzenleyen bu ve benzer hükümler uygulama kabiliyetlerini yitirmişlerdir; diğer bir değişle bu ve benzeri hükümler zımnen ilga edilmişlerdir. Doğal olarak bu kararın uygulayıcıya ışık tutucu özelliği kalmamıştır.]

* “Sanık C.Ö.’ün 5.3.1993 günü mahkeme önündeki sorgusunun TCK’nın 106. maddesi gereğince kaçak durumundaki sanıklar A.G. ve K.K. haklarındaki dava asli zamanaşımını kestiği ve hüküm tarihi 12.1.1988’de anıla sanıklar yönünden zamanaşımının dolmadığının gözetilmemesi...” (6. CD. 27.5.1999, 3367/3384)

* “Tüm dosya münderecatına nazaran, aynı yer Kadastro mahkemesindeki dava önmesele kabul edilerek 2.10.1991 tarihli oturumdan hüküm verildiği oturuma kadar başka işlem yapılmamış olmasına nazaran TCK.nun 107. maddesi uyarınca zamanaşımının durduğu gözetilmeden...” (3. CD. 1.10.1998, 8168/8756)

* “Tebliğnamede, tüm dosya münderecatına nazaran Kayseri 2. Noteri olan sanık hakkında 13.4.1995 ve 6.6.1995 tarihlerinde yapılan ihbar ve izin talebi sonucu Adalet Bakanlığı tarafından 1.8.1995 günlü kovuşturma izni verilmesi üzerine, kayseri C. Başsavcılığının 22.8.1995 gün ve Hz. 1995/8715 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmış olmasına nazaran, TCY.nın 107. maddesindeki (…) hükmü karşısında, izin tarihine kadar zamanaşımı süresinin işlemeyeceği gözetilmeden yazılı olduğu şekilde (TCY. 102/4, 103, 104. maddeleri gereğince ortadan kaldırma) karar ittihazında isabet görülmemiştir.” (4. CD. 23.1.1997, 835/279)

* “Hakkında soruşturma izni verilenlerin üstlerine atılan eylemin TCK` nın 240 ınca maddesine ilişkin bulunduğu ve bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasını gerektirdiği, bu suçun TCK`nun 102. maddesinin 4. bendine göre beş yıllık zamanaşımı süresine tabii olduğu, eylemin işlendiği 30.07.1996 tarihinden bu güne kadar zaman aşımı kesilmeksizin 5 yıldan fazla süre geçtiği anlaşıldığından itirazların zaman aşımı nedeniyle kabulüne ve İçişleri Bakanı tarafından soruşturma izni verilmesine ilişkin 14.05.2001 gün ve 2001/302 sayılı kararın kaldırılmasına…” (DANIŞTAY, 26.9.2001, 1225/2107)

* “Memurin Muhakematı Hakkında Kanun uyarınca yürütülen soruşturmalarda soruşturmacıların, ifade almasının veya bu amaçla celp ya da ihzar müzekkeresi çıkarılmasının zamanaşımını kesmeyeceği, keza aynı Kanun uyarınca yetkili makamlarca verilen soruşturma emrinin zamanaşımını durduran sebeplerden biri olarak sayılmayacağı…” (DANIŞTAY 1. D. 2.11.1998, 103/289)

* “İncelenen dosyada sanıkların sorgularının yapıldığı 24.5.1985 tarihinden sonra zamanaşımını kesen başka bir işlem yapılmamışsa da sanıklardan Ahmet Özbolat'ın 2.12.1986, Mehmet Avcı'nın 3.12.1985, Şahinder Avcılının 30.11.1988 tarihlerinde askere sevk edilip 2.6.1988, 3.6.1987 ve 30.5.1990 tarihlerinde terhis edildikleri anlaşılmaktadır. 353 sayılı Askeri Mahkemeler kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunun 20. maddesinde Muazzaf ve Yedek er ve erbaşların ve yedek subay memurların askere gitmeden veya silah altına çağrılmadan önce işledikleri yukarı haddi bir yıla kadar şahsi hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlara ait davalarda ilk ve son soruşturma işlemleri askerliklerini bitirmelerine kadar geri bırakılır" hükmü yer aldığından sanıkların askere sevk edilip terhis edildikleri sürede zamanaşımının işlemeyip duracağı durma sebebinin ortadan kalkmasıyla işlenmiş olan eski süreye inzimamen yeniden devam edeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle sanıkların sorgularının yapıldığı 24.5.1985 tarihinden sonra zamanaşımını kesen başka bir işlem yapılmadığı gözetilmeyip 5 yıllık asli zamanaşımı süresine askerlikte geçirdikleri süreler eklenmek suretiyle bulunacak tarihte zamanaşımının gerçekleştiğinin kabulü gerekirken suç tarihinden bu yana aradan 7 sene 6 aylık süre geçtiğinden bahisle yazılı olduğu şekilde karar verilmesinde isabet yoksa da Özel Daire incelemesinden sonra 25.11.1991 tarihinde zamanaşımının gerçekleştiği saptandığından sonucu itibariyle doğru olan direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir...” (CGK. 8.2.1993, 366/27)

* “15.9.1980 günlü son tahkikat kararı ile sanık O. hakkında zimmet suçundan açılan kamu davası nedeniyle 18.11.1980 günlü alınan savunmasının zamanaşımını kestiği, aynı eylemlerden dolayı 22.7.1981 tarihli son soruşturmanın açılması ve davaların birleştirilmesinden sonra 14.9.1981 günü ikinci kez sorguya çekilmesinin zamanaşımını kesmediği…” (5. CD. 26.11.1991, 2977/3731)



[1] Dava zamanaşımı yerine “cezalandırılabilme zamanaşımı” denilmesini daha uygun bulan müellif için bkz. Kunter, Nurullah, Ceza Hukukunda Zamanaşımı, (Doçentlik Tezi), İstanbul, 1946, sh. 44 [Zamanaşımı olarak anılacaktır]; DZ kavramı yerine “koğuşturma ve dava zamanaşımı” teriminin kullanılmasını tercih eden yazar için ise bkz. Özgenç, İzzet, Banka Yolsuzlukları ve Zamanaşımı Sorunu, Türk Hukuk Dergisi, S: 71, Ocak 2003, sh. 3

[2] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 385; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 363-364; Kunter, Zamanaşımı, sh. 44; Toroslu, a.g.e., sh. 303; Hakeri, a.g.e., sh. 359

[3] Toroslu, a.g.e., sh. 304; Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 385; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 985-987; Dönmezer-Erman, III, sh. 241 vd.

[4] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 993 vd.; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 361-363; Dönmezer-Erman, III, sh. 248 vd.; İçel ve diğ., Yaptırım Teorisi, sh. 337 vd.; Uzun, Mehmet Ali, Ceza Hukukunda Zamanaşımı, (Doktora Tezi), İstanbul, 1994, sh. 19 [Uzun, Zamanaşımı olarak anılacaktır]; Demirbaş, a.g.e., sh. 623 vd.; Önder, a.g.e., sh. 671-672; Hafızoğulları, Zeki, Ceza Hukuku El Kitabı, İstanbul, 1989, sh. 501 [Ceza Hukuku olarak anılacaktır]

[5] İtalyan, İsviçre ve Alman CK’larının kabul ettiği sistem de budur.

[6] Uzun, Zamanaşımı, sh. 18; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 501; İçel ve diğ., Yaptırım Teorisi, sh. 338; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 363; Demirbaş, a.g.e., sh. 624; Dönmezer-Erman, III, sh. 196-198, 248 vd.; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 984-985, 993-994

[7] Artuk-Gökçen-Yendidünya, II, sh. 364-365

[8] Gerçekten de, suç ne kadar ağır ise unutulması da o denli geç olduğundan, kanunkoyucunun zamanaşımı sürelerini belirlerken aşamalı bir yol izlemesi kadar doğal bir şey olamaz. Bkz. Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 995; Hakeri, a.g.e., sh. 359; Toroslu, a.g.e., sh. 304; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1006

[9] DZ sürelerinin tesbiti için kullanılan sistemlerin ayrıntılı açıklamaları için bkz. Dönmezer-Erman, III, sh. 252-253; Çağlayan, I, sh. 1060-1061; Demirbaş, a.g.e., sh. 625-626; Yüce, Temel Kavramlar, sh. 194 vd.; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 502; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 369-370; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 996-997

[10] Gözübüyük, Mukayeseli TCK-I, sh. 405; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 997; Köseoğlu, 1995, sh. 138; Dönmezer-Erman, III, sh. 254; Çağlayan, I, sh. 1061

[11] Özgenç, Zamanaşımı, sh. 8; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 371; Dönmezer-Erman, III, sh. 255

[12] Kunter, Nurullah, İki Çeşit Cezayı Gerektiren Suçlarda Dava Zamanaşımının Hesaplanması, İHFM, S: 3, 1947, sh. 1227 vd.; Savaş-Mollamahmutoğlu, I., sh. 1269; Önder, a.g.e., sh. 676; Demirbaş, a.g.e., sh. 626; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 372-373; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1005-1006; Çağlayan, I, sh. 1062

[13] Demirbaş, a.g.e., sh. 627

[14] Yabancı devlet CK’larındaki kabul de bu doğrultudadır.

[15] 1930 Finlandiya CK’nda olduğu gibi bazı ülke CK’larında başlangıç gününün dikkate alınmayacağı açık hüküm sevk edilmek suretiyle belirtilmiştir.

[16] Çağlayan, I, sh. 1077-1078; Önder, a.g.e., sh. 678; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1000; Dönmezer-Erman, III, sh. 260

[17] Dönmezer-Erman, III, sh. 260

[18] Çağlayan, I, sh. 1075; Dönmezer-Erman, III., sh. 257; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 374; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1009

[19] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1010

[20] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 376-377

[21] Önder, a.g.e., sh. 680; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 374

[22] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 374-375; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1009-1010

[23] Çınar, Ali Rıza, Türk Ceza Yasasının 383. Maddesinin Depremin Etkisiyle Yapıların Çökmesi ve Yıkılmasıyla İlgili Olarak İncelenmesi, İzmir Barosu Dergisi, S: 2, Nisan 2001; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 375; Bir kısım yazarlar ise, taksirli hareketin yapılması ile DZ’nın başlayacağı görüşündedir.

[24] Dönmezer-Erman, III, sh. 258; Demirbaş, a.g.e., sh. 628

[25] Dönmezer-Erman, III, sh. 258; Demirbaş, a.g.e., sh. 628; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 377; Öztürk-Özbek-Erdem, kanuni dayanaktan bulunan böyle bir görüşün, sanığın lehine kabul edilmiş bir kurumu onun aleyhine yorumlamak anlamına geleceğini ifade ederler (a.g.e., sh. 386)

[26] Çağlayan, I., sh. 1076; Önder, a.g.e., sh. 678; Dönmezer-Erman, III, sh. 258; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 377; Demirbaş, a.g.e., sh. 628

[27] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 386; Dönmezer-Erman, III, sh. 258

[28] Dönmezer-Erman, III, sh. 258; Demirbaş, a.g.e., sh. 628; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 375

[29] Çağlayan, I., sh. 1075; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 375; Toroslu, a.g.r., sh. 305; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1010-1011; Dönmezer-Erman, III, sh. 258

[30] Çağlayan, I, sh. 1076; Dönmezer-Erman, III, sh. 257

[31] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 366; Dönmezer-Erman, III, sh. 259

[32] Çağlayan, I, sh. 1060; Dönmezer-Erman, III, sh. 251, 260; Hakeri, a.g.e., sh. 359

[33] Dönmezer-Erman, III, sh. 251; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 366

[34] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1003

[35] Uzun, Zamanaşımı, sh. 3; Çağlayan, I., 1061

[36] Kunter, Zamanaşımı, sh. 12

[37] Donay-Kaşıkçı, a.g.e., sh. 93-94

[38] Diyarbakır Barosu, a.g.r., sh. 14

[39] Hukukçular Derneği, a.g.r., sh. önerilen ilgili madde gerekçesi

[40] Yücel, a.g.y., sh. 25

[41] Şirin, a.g.k., sh. 5

[42] Toroslu, a.g.e., sh. 306; Demirbaş, a.g.e., sh. 631; Dönmezer-Erman, III, sh. 263

[43] Dönmezer-Erman, III, sh. 273

[44] Dönmezer-Erman, III., sh. 274; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 3379-380; Toroslu, a.g.e., sh. 306; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1014; Çağlayan, I, sh. 1094

[45] Anayasa m. 129/son: “Meurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturma açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlıdır.”

[46] Anayasa’nın 83/2. maddesinde: “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanmış olmak kaydıyla Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak bu halde yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bildirmek zorundadır.” denilmektedir.

[47] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 380; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1014-1015; Dönmezer-Erman, III, sh. 274

[48] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II., sh. 380

[49] Demirbaş, a.g.e., sh. 633; 4483 s. K. gereğince yetili merciden alınması gereken Soruşturma İzni Verilmesi’ne ilişkin kararın bir “izin” olduğu şeklindeki aksi görüş için bkz. Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 380

[50] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1016-1017

[51] Kunter, Zamanaşımı, sh. 89-92; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 381; Dönmezer-Erman, III, sh. 275-276; Yüce, Temel Kavramlar, sh. 199; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1015

[52] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 379; Kunter, Zamanaşımı, sh. 80; Dönmezer-Erman, III, sh. 272

[53] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 379

[54] Dönmezer-Erman, III, sh. 262-263; Hakeri, a.g.e., sh. 360

[55] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 387; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378-379; Dönmezer-Erman, III, sh. 274

[56] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 388; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378; Yüce, Temel Kavramlar, sh. 198; Dönmezer-Erman, III, 263, 276; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 503

[57] Dönmezer-Erman, III., sh. ; Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 386

[58] Dönmezer-Erman, şeriklere ait dava tefrik edilmiş olmadıkça, DZ’nı durduran bir sebebin aynı davada suç ortağı olan diğer sanıklara da sirayet edeceğini ileri sürerler (II, sh. 277).

[59] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378-379; Kunter, Zamanaşımı, sh. 79; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 503

[60] Hakeri, a.g.e., sh. 360; Dönmezer-Erman, III, sh. 277-278

[61] Ümanist doktrinin etkisindeki Erem-Danışma-Artuk Polonya CK.nun 86. maddesini örnek göstererek, “Uzun süreli zamanaşımı sistemi tercih edilince zamanaşımının kesilmesi gibi konuyla uygunsuz görünen bir müesseseye de ihtiyaç kalmayacağı... bu nedenle ceza miktarlarına göre karışık cetvel usulünün terk edilmesi gerektiği” (a.g.e., sh. 1023).görüşünü herhalde pek de haksız olarak ileri sürmüş değillerdir.

[62] Demirbaş, a.g.e., sh. 629

[63] Kunter, Zamanaşımı, sh. 100; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 386; Çağlayan, I, sh. 1081

[64] Önder, II-III, sh. 794; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 385

[65] Çağlayan, I, sh. 1081; Dönmezer-Erman, III, sh. 268

[66] Artuk-Gömçen-Yenidünya, II, sh. 384, 386; Kunter, Zamanaşımı, sh. 99; Dönmezer-Erman, III, sh. 267; Önder, II-III, sh. 795; Çağlayan, I, sh. 1080

[67] Taşdemir, C.D.Z., sh. 73 vd.; Çağlayan, I, sh. 1080; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 283-284, 286; Dönmeszer-Erman, III, sh. 266-267

[68] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 385; Taşdemir, C.D.Z., sh. 73 vd.; Dönmezer-Erman, III, sh. 267

[69] Taşdemir, C.D.Z., sh. 105 vd.; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 387

[70] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 38387-388; Dönmezer-Erman, iddianamenin mahkemeye verildiği tarihin esas alınması görüşündedirler (bkz. III, sh. 269); Aynı görüş için bkz. Çağlayan, I., sh. 1081

[71] Çağlayan, I., sh. 1079; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II., sh. 382; Kunter, Zamanaşımı, sh. 96; Dönmezer-Erman, III., sh. 265; Demirbaş, a.g.e., sh. 630; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1017

[72] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1016; Dönmezer-Erman, III, sh. 265; Çağlayan, I, sh. 1079-1080

[73] Dönmezer-Erman, III, sh. 266; Kunter, Zamanaşımı, sh. 98; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 383; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1017; Çağlayan, I, sh. 1079

[74] Dönmezer-Erman, III., sh. 266; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 383

[75] Kunter, Zamanaşımı, sh. 98; Dönmezer-Erman, III., sh. 266; Taşdemir, Kubilay, Ceza Davalarında Zamanaşımı, Ankara, 2001, sh. 101 [Zamanaşımı olarak anılacaktır]; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 383

[76] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 382

[77] Önder, Ayhan, Sulh Hakiminin Ceza Kararnamesi, İstanbul, 1967, sh. 34 vd.; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 382; Kunter, Zamanaşımı, sh. 96; Kunter, Zamanaşımının Kesilmesi, sh. 551; Dönmezer-Erman, III, sh. 265;

[78] Çağlayan, I., sh. 1080; Dönmezer-Erman, III., sh. 266

[79] Uzun, Zamanaşımı, sh. 116; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 385; Dönmezer-Erman, III, sh. 268-269; Çağlayan, I, sh. 1081

[80] Kunter, Zamanaşımı, sh. 95; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 383

[81] Yüce, Temel Kavramlar, sh. 198-199; Kunter, Zamanaşımı, sh. 110; Kunter, Nurullah, Ceza Hukukunda Zamanaşımının Kesilmesi, AD, Y: 37, Haziran 1946, sh. 547; Dönmezer-Erman, III., sh. 263, 270; Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 386; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378, 389; Toroslu, a.g.e., sh. 306; Demirbaş, a.g.e., sh. 631; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1019; Çağlayan, I, sh. 1081

[82] Çağlayan, I, sh. 1082; Dönmezer-Erman, III, sh. 271

[83] Çağlayan, I, sh. 1081; Dönmezer-Erman, III, sh. 270

[84] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 388

[85] Bu yüzden Demirbaş’ın, “Yeni TCK m. 67’de, kesilmenin diğer şeriklere etkisine yer verilmemiştir.” (a.g.e., sh. 631) şeklindeki beyanına katılmak mümkün değildir. Kanunun yorum gerektirmeyen bunca açık metnine karşın, böyle bir görüşün nereden çıkarıldığı hiçbir şekilde anlaşılamamaktadır.

[86] Kunter, Zamanaşımı, sh. 115; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 503; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378, 391; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1021; Dönmezer-Erman, III, sh. 272; Çağlayan, I, sh. 1092

[87] Dönmezer-Erman, III, sh. 272

[88] Davanın ayrı görülmesi olanaklı olmasına karşın birleştirme yapılmışsa şeriklere etkiden söz edilemeyeceğini görüşü için bkz. Kunter, Zamanaşımı, sh. 79

[89] Dönmezer-Erman, III., sh. 142

[90] Yüce, Temel Kavramlar, sh. 199; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1021; Çağlayan, I., sh. 1092; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 390

[91] Toroslu-Ersoy, TBB-2, sh. 14

[92] Donay-Kaşıkçı, a.g.e., sh. 95-96

D A V A Z A M A N A Ş I M I

Murat KAYANÇİÇEK

Akdağmadeni Cumhuriyet Savcısı

Dava Zamanaşımı

MADDE 66. - (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında kamu davası;

a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl,

b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl,

c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl,

d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl,

e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl,

Geçmesiyle düşer.

(2) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle kamu davası düşer.

(3) Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri de göz önünde bulundurulur.

(4) Yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır.

(5) Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait üçüncü fıkrada yazılı esasa göre belirlenecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur.

(6) Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden, teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz suçlarda kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği günden, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlar.

(7) Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi hâlinde dava zamanaşımı uygulanmaz.

GEREKÇE : Tasarının dava zamanaşımına ilişkin düzenlemesi esas itibarıyla muhafaza edilmiştir. Ancak, suçlar arasında cürüm ve kabahat ayrımı kaldırılmasına ve çeşitli ceza yaptırımlarına ilişkin getirilen yeni hükümlere paralel olarak madde metninin ifade biçiminde bazı değişiklikler yapılmıştır.

Madde metnine yeni bir fıkra olarak, çocuklar açısından fiili işlediği sıradaki yaşı göz önünde bulundurulmak suretiyle ayrı zamanaşımı sürelerinin belirlenmesine ilişkin bir hüküm konulmuştur.

Tasarıda, dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde ağırlatıcı ve hafifletici nedenler gözetilmeksizin kanunda yer alan cezanın üst sınırının göz önünde bulundurulacağı belirtilmekteydi. Ancak, yapılan değişiklikle, dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin de dava zamanaşımı sürelerinin tespitinde göz önünde bulundurulması gerektiği yönünde düzenleme yapılmıştır.

KARŞILIĞI :

765 s. TCK m. 102 :

“Kanunda başka türlü yazılmış olan ahvalin maadasında hukuku âmme dâvası:

1- Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ve müebbet ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerde yirmi sene, (2004. 5218 s. K. ile değişik)

2- Yirmi seneden aşağı olmamak üzere muvakkat ağır hapis cezasını müstelzim cürümlerde on beş sene,

3- Beş seneden ziyade ve yirmi seneden az ağır hapis veya beş seneden ziyade hapis yahud hidematı ammeden müebbeden mahrumiyet cezalarından birini müstelzim cürümlerde on sene,

4- Beş seneden ziyade olmamak üzere ağır hapis veya hapis veya hidematı âmmeden muvakkaten mahrumiyet cezalarını ve ağır para cezasını müstelzim cürümlerde beş sene,

5- Bir aydan ziyade hafif hapis veya otuz liradan ziyade hafif para cezasını müstelzim fiillerde iki sene,

6- Bundan evvelki bendlerde beyan olunan mikdardan aşağı cezaları müstelzim kabahatlerde altı ay geçmesiyle ortadan kalkar.

Bu kanunun ikinci kitabının birinci babında yazılı ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis veya müebbet yahut muvakkat ağır hapis cezalarını müstelzim cürümlerin yurt dışında işlenmesi halinde dâva müruru zamanı yoktur. (2004.5218 s.y. ile değişik)”

765 s. TCK m. 103 :

“Müruru zamanın başlangıcı tamamiyle icra olunmuş cürüm ve kabahatler hakkında fiilin vukuu gününden ve teşebbüs olunan veya icra ve ikmal olunamıyan cürümler hakkında son fiilin işlendiği tarihten ve mütemadi ve müteselsil cürümler hakkında dahi temadi ve teselsülün bittiği günden itibar olunur.”

765 s. TCK m. 109 :

“Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar muhakemesi görülmek lazım gelen mahkûmünaleyhin ahiren vâki olan mahkûmiyeti evvelki mahkûmiyetinden daha hafif bir cezayı mutazammın ise müruru zaman müddeti sonraki hüküm ile tertip olunacak cezaya göre hesap olunur.”

İLGİLİ MADDELER : 5237 s. TCK m. 2, 7, 18, 43, 47, 67, 72, 73, 76/4, 77/4, 78/3, 230/4, 267/8; 5271 s. CMK m. 223/8, 253/5

A Ç I K L A M A :

I.- DAVA ZAMANAŞIMININ TANIMI VE HUKUKİ NİTELİĞİ:

Genellikle kabul gören tanıma göre, dava zamanaşımı[1] (metinde DZ olarak anılacaktır), belli koşulların gerçekleşmesi halinde devletin cezalandırma hakkından vazgeçmesidir.[2] Buna göre DZ, bir suçtan ötürü yasada gösterilen süreler içerisinde dava açılmamış veya açılan dava sona erdirilmemişse sözkonusu olur. Başka bir değişle, DZ gerçekleştiğinde atılı suçtan dava açılamayacağı gibi açılmış bulunan davaya da devam edilmez. Gerçekten de, suçun işlenmesinin doğurduğu toplumsal gerginlik zamanın geçmesi ile doğru orantılı olarak azalmaya başladığı gibi, delillerin elde edilmesi açısından zorlukları da beraberinde getirir. Kaldı ki, suçlu yakalanmak korkusu altında yeterli bir manevi ceza çekmiştir ve zamanaşımı sonuna kadar yeni bir suç işlememesi psikolojik değişiminin de uzantısı olarak uslandığına karine teşkil eder. Tüm bu durumlar nazara alındığında, sürdürülen soruşturmanın veya açılmış bulunan davaya devam etmede ısrarın bir yararı yoktur.[3] İşte DZ’nı kabule zorlayan nedenler özet olarak bu şekilde sırlanabilir.

Mukayeseli hukuk doktrininde DZ’nın hukuki niteliği konusunda değişik fikirler[4] bulunmakta ise de, bizi ilgilendiren kanunumuzun kabul ettiği görüştür. Anayasamızın 38. maddesinin ilk iki fıkrası, “Kimse işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimse suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez./ Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkumiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.şeklindedir. Öte yandan mevzuatımızda zamanaşımı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda değil, Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu hükümlerden anlaşıldığı gibi, ceza hukukumuzda zamanaşımı maddi ceza hukukuna ait bir kurum olarak kabul görmüştür. Gerçekten de, her ne kadar DZ süresinin dolması halinde düşen şey dava ise de, bununla birlikte devletin cezalandırmak hakkının da düşmesi nedeniyle maddi ceza hukukuna ait sayılması da[5] doğrudur ki doktrindeki baskın görüş de bu doğrultudadır.[6]

Hemen belirtelim ki, 5187 s. Basın Kanunu’nun 26. maddesinde olduğu gibi, savcılığın bir takım suçlar sebebiyle kamu davası açma yetkisini belli sürelerle sınırlandırdığı ve nitelik itibariyle birer dava şartı olan hallerle DZ’nı birbirine karıştırmamak gerekir.[7] Zira, dava süresinin sona ermesi kamu davasının açılmasına ilişkin yetkiyi ortadan kaldırırken, DZ devletin cezalandırma hakkına son verir.

II.- YENİ TCK.’NA GÖRE DAVA ZAMANAŞIMI SÜRELERİ:

765 s. TCK.nun 102. maddesinde, suçların cürüm ve kabahat şeklindeki ayrımın doğal sonucu olarak, ağır hapis, hapis, hafif hapis, ağır para cezası, hafif para cezası ve hidemâtı âmmeden müebbet ve muvakatten mahrumiyet cezaları nazara alınarak, cürümlerde 20, 15, 10 ve 5 yıllık şeklinde 4 kademeli DZ, kabahatlerde ise 2 yıl ve 6 ay olmak üzere iki kademeli DZ süreleri kabul edilmişken; 5237 s. TCK.nda, suçlar arasında cürüm ve kabahat ayrımının kaldırılmış olmasına, ceza yaptırımı olarak sadece hapis ve adlî para cezası öngörülmesine ve ceza yaptırımlarına ilişkin getirilen yeni hükümlere paralel olarak ve fakat eskisinden daha uzun olarak 30 yıl, 25 yıl, 20 yıl, 15 yıl, 8 yıl şeklinde beş kademeli olarak DZ süreleri (m. 66/1) öngörülmüştür.

Bunun yanında, 765 s. TCK’nda çocuklar bakımından ayrı bir DZ süresi kabul edilmemiş olmasına karşın, 5237 s. TCK’nda (m.66/2), 12-15 ve 15-18 yaş grubundaki çocuklar açısından fiili işlediği sıradaki yaşı göz önünde bulundurulmak suretiyle, ayrı DZ süreleri öngörülmüştür. Buna göre, fiili işlediği sırada 12-15 yaş grubu arasında bulunan çocuklar için maddenin 1. fıkrasında belirtilen sürelerin yarısı, 15-18 yaş grubu arasında bulunan çocuklar için ise 2/3’sinin geçmesi ile kamu davasının düşeceği ifade edilmiştir. Bu ayırımdaki amaç şudur: DZ süreleri uzun tutulacak olursa, geçen zaman içinde topluma esasen uyum sağlamış çocukların düzenli hayatını yok edici sonuçlar meydana gelebilecektir. Oysa çocuk ceza hukukunun temel amaç ve hedefinin, adı geçenleri eğiterek toplum ile bütünleştirip üretken ve kanunlara saygılı bir vatandaş hâline getirmek olduğu suça itilmiş çocukları koruma amacı güden uluslararası sözleşmelerce de vurgulanmıştır ki, bu husus yeni TCK.nun ruhuna ve temel felsefesine de uygundur. İşte bu nedenle, maddenin birinci fıkrasının (a) ilâ (e) bentlerinde DZ süreleri, genel ceza hukukuna göre daha kısa olarak saptanmıştır. Ayrıca DZ bakımından, yukarıda belirtilen düşünce ile dengeli olarak bir de yaş sınırı koyan ve ne olursa olsun failin 25 yaşını doldurması ile DZ’nın gerçekleşeceğini kabul eden Hükümet Tasarısının m. 125 hükmü, her halde sınırı çok zorlamak olarak algılandığı için yeni TCK.nuna aktartılmamıştır.

Değinmekte yarar gördüğümüz bir diğer nokta, Hükümet Tasarısı’nın 85. maddesinin gerekçesinde, kesilme sebeplerine (durma sebepleri hariç) yer verilmediği için DZ sürelerinin artırılmış şekilde benimsendiği ifade edilmiştir. Her ne kadar Hükümet Tasarısında da eski TCK.nunda olduğu gibi kabahat ve cürüm ayrımına dayalı çift şeritli suç nitelemesi korunduğu bilinmekte ise de bakıldığında cürümlerde 30, 25, 20, 12, 6 yıllık DZ sürelerinin öngörülmüş olduğunu görüyoruz. Hemen hemen eşit süre miktarını içermenin yanın da ayrıca kesilme sebeplerini de kabul eden yeni düzenleme karşısında Hükümet tasarısının 85. madde gerekçesinde kullanılan ibareyi çok anlamlı bulmadığımızı belirtmek istiyoruz.

O l a ğ a n D Z S ü r e l e r i : Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, yeni TCK.muz DZ sürelerini suçların gerektirdiği cezaların ağırlıklarına göre,[8] yaş ölçütü açısından üçlü ve fakat kendi içinde 5’li ayrıma tabi tutmak suretiyle şu şekilde hükme bağlamıştır:

(a) Fiil tarihinde 18 yaşını bitirmiş (reşit olan) kişiler için DZ süreleri (1. fıkra):

· Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 30 yıl,

· Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 25 yıl,

· Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 20 yıl,

· Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 15 yıl,

· Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 8 yıl.

(b) Fiil tarihinde 15-18 yaş grubu arasında bulunan çocuklar için DZ süreleri (2. fıkra):

· Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 20 yıl,

· Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 16 yıl 8 ay,

· Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 13 yıl 4 ay,

· Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 10 yıl,

· Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 5 yıl 4 ay.

(c) Fiili tarihinde 12-15 yaş gurubu arasında bulunan çocuklar için DZ süreleri (3. fıkra):

· Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 15 yıl,

· Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 12 yıl 6 ay,

· Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 10 yıl,

· Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 7 yıl 6 ay,

· Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 4 yıl.

IV.- DAVA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN SAPTANMASINDA ÖLÇÜT :

Kanun tarafından DZ sürelerinin tesbit edilmiş olması tek başına yeterli olmadığından, her eylemde kanunun tesbit ettiği sürenin dolup dolmadığı da kesin olarak belirlenmelidir. Bu konuda ileri sürülen görüşlerden ilki olan soyut (mücerret) ceza sistemine göre, henüz tayin edilmiş bir ceza bulunmadığından atılı suçun kanundaki karşılığını oluşturan salt ceza nazara alınmalıdır. Somut (müşahhas) ceza sistemi olarak kabul edilen ikinci görüşe göre ise, yüklenen suçun soyut cezası değil, kanuni arttırıcı ve azaltıcı nedenler de dikkate alınmak suretiyle muhakeme edilecek sanığa verilecek ceza esas alınmalıdır. Bu görüş, bir suçta bulunabilecek ve kanunkoyucu tarafından önceden gösterilmesine olanak bulunmayan kişiye, fiile, zamana ve yere ilişkin olup suçu etkileyen hallerin çokluğu nedeniyle, bunların takdirini hakime bırakmak gerektiğinden söz eder. Karma sistem olarak adlandırılan bir üçüncü görüşe göre ise, fiile ilişkin ağırlatıcı ve hafifletici sebepler dikkate alınmalı, buna karşın kişisel ağırlatıcı ve hafifletici nedenler hesaba katılmayarak DZ süresinin tesbitine esas olacak suçun cezası saptanmalıdır. Belirtelim ki bu görüş de öğreti de eleştirilmektedir. 1930 İtalyan CK, DZ süresinin belirlenmesinde ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerin nazara alınacağını açıkça belirten 157. maddesi ile somut ceza sisteminden yana tercihini kullanmıştır.

765 s. TCK.nun yürürlükte bulunduğu dönemdeki uygulamamızda, 102. maddede geçen “…cezalarını müstelzim cürümler” terimine verilen anlamdan hareketle, mahkemelerce hükmolunan ceza miktarına göre değil, ağırlatıcı ve hafifletici nedenler dikkate alınmayıp sadece isnat edilen suçun temas ettiği kanun maddesinde öngörülen (suçun basit şekli) cezanın üst sınırı nazara alınarak DZ süresi saptanmaktaydı. Seçimlik cezalarda ise 11. maddede nev’i bakımından ağır olan cezaya itibar edilerek DZ tespit edilmekte idi. “Soyut ceza sistemi”ni[9] kabul eden 3.6.1942 gün ve 36/15 sayılı, 7.5.1947 tarih ve 3/15 sayılı Yargıtay İBK.ları ve 9.1.1988 gün ve 1/1 sayılı Askeri Yargıtay İBK uyarınca uygulama bu yönde yerleşmişti.[10]

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 66. maddesinin 4. fıkrasında zikredilen “.... sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre, yeni TCK uygulamasında da DZ sürelerinin hesaplanmasında, suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı [üst haddi] nazara alınacaktır. Eğer suçun temas ettiği maddede cezanın üst sınırı belli değilse, bu durumda yeni TCK.nun, “(1) Süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmeyen hâllerde 1 aydan az, 20 yıldan fazla olamaz./ (2) Hükmedilen 1 yıl veya daha az süreli hapis cezası, kısa süreli hapis cezasıdır.” içerikli 49. maddesi [765 s. TCK m. 13, 15] gözetilmek suretiyle hapis cezasının üst sınırı belirlenerek sorun çözülecektir.

5237 s. TCK.nun DZ süresinin tespitinde, eski TCK uygulamasından ayrıldığı bir husus şudur; az önce anıldığı gibi eski TCK uygulamasında DZ bakımından ağırlatıcı ve hafifletici nedenler dikkate alınmazken, yeni TCK.nun 66. maddesinin 3. üçüncü fıkrasında yer alan “dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri de göz önünde bulundurulur” şeklindeki hükümle, dosyadaki mevcut deliller itibarıyla vasıflandırılacak suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hallerinin de DZ sürelerinin tespitinde dikkate alınması gerektiği yönünde düzenleme yapılmıştır. Buna göre suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri dikkate alınacak, hafifletici nedenler (yaş küçüklüğü, haksız tahrik gibi) ise göz ardı edilecektir.[11] Bunun gibi, suç teşebbüs aşamasında da kalmış olabilir. Hakeza burada da teşebbüs nedeniyle yapılması gereken indirim hesaba katılmayacaktır. Soyut ve somut ceza sistemleri kendi içlerinde barındırdıkları adaletsizlikler sebebiyle eleştirilmekte iken, somut ceza sistemi ağırlıklı olmakla birlikte “sui generis nitelikte k a r m a b i r s i s t e m” benimseyen kanunkoyucunun yeni düzenlemede hemen her iki sistemin katmerli olumsuzluklarını içine toplamakla hak ve nesafet ölçüleriyle bağdaşmayan daha ciddi adaletsizliğe kapı araladığı iddia olunabilir. Fakat belki, hazırlık aşamasında (ki DZ çoğunca faili meçhul olaylarda gündeme gelmektedir) hafifletici nedenlerin de nazara alınması Savcıyı adeta tayin edeceği ceza ile hüküm tesis edici bir yargılama makamı konumuna iteceği korkusu teoriye taşınmış olacaktı. Oysa kısmi olarak yakın sonucu doğuracak şekilde nitelikli halleri dikkate alan kanunkoyucunun, en azından çocuklar için DZ sürelerini daha kısa tutmak yoluyla kendince bir nevi denge arayışına da gittiği görülmektedir.

Hapis ve adlî para cezalarının hakimin takdir yetkisi kapsamında seçimlik [mütenavip=alternatifli] olarak öngörüldüğü hallerde (kanun “veya” sözcüğü kullanmışsa), DZ bakımından hapis mi adli para cezası mı esas alınacaktır? Eski TCK.nun uygulandığı dönemde yasada bu konuda açık hüküm bulunmaması nedeniyle beliren soruna, öğreti ve uygulama, 765 s. TCK.nun CZ ile ilgili 112/son. maddesini yorumlayarak seçimlik suçlardan nevi itibariyle ağır olanını dikkate alarak bir çıkış yolu aramıştı (İBK. 18.11.1936, 26/35; İBK. 7.5.1947, 15/3; As. Yrg. İBK. 9.1.1988, 1/1).[12] Yeni TCK.nun 66. maddesinin 4. fıkrası, seçimlik cezalarda hapis cezasının DZ’nda esas alınacağını açıkça belirterek soruna kesin olarak noktayı koymuştur.[13] [Yeni TCK.nda hapis cezası ile adli para cezasının seçimlik olarak öngörüldüğü hükümler şunlardır: m. 88/1, 89/1, 98/1, 99/1, 100/1, 106/1, 116/3, 117/1, 124/1, 125/1, 130/1, 132/1-3, 133/2, 134/1, 144/1, 151/1, 153/2, 159/1, 160/1, 163/1-2, 164/1, 166/1, 170/2, 175/1, 176/1, 177/1, 178/1, 183/1, 203/1, 206/1, 217/1, 243/1, 259/1.]

Suçun hem hapis hem de adli para cezasıbirlikte öngörmesi halinde (kanun “ve” sözcüğünü kullanmışsa) çok doğal olarak hapis cezası nazara alınacaktır. [Yeni TCK.nun hapis cezası yanında adli para cezasının da uygulanmasını zorunlu kıldığı suçların temas ettikleri hükümler ise şunlardır: 80/1, 91/4, 99/2, 107/1, 133/3, 142/3, 154/1, 155/1-2, 156/1, 157/1, 158/1, 165/1, 174/1, 186/1, 187/1, 188/1-3-7, 197/1-2, 199/1-2, 200/1, 219/1, 226/1-2-3-4-5, 227/1-2, 228/1, 237/1, 238/1, 239/1, 241/1, 244/4, 255/1, 282/1, 289/1, 305/1, 308/3, 322/1-4, 323/4, 333/1.] ]

Suçun asli ceza ile birlikte güvenlik tedbirini de kapsaması halinde asli ceza dikkate alınır. Kaldı ki güvenlik tedbiri zaten yeni TCK anlayışında ceza olarak da görülmemektedir.

Aynı fiilden dolayı tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait DZ’nın tespitinin ne surette yapılacağını gösteren eski TCK.nun 109. maddesi, uygulamada duraksamaları yok etmek amacıyla yeni TCK.nun 66. maddesinin 5. fıkrasına, “Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait üçüncü fıkrada yazılı esasa göre belirlenecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur.” şeklinde aktarılmıştır. Ancak yeni TCK.nun 66. maddesinin 5. fıkrasında yer alan hükme göre, diğer fıkralardaki düzenlemelerin doğal bir uzantısı olarak, buradaki DZ süresinin belirlenmesinde, aynı maddenin yukarıda da bahsedilen üçüncü fıkrasında (ağırlaşmış hale ilişkin) yazılı esaslara göre tespit edilecek DZ göz önünde bulundurulacaktır. Örneğin, sanık hakkında yeni TCK.nun 81/1., 35. maddeleri cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış olduğunu düşünelim. Buna göre DZ. süresi 25 yıldır. Ancak DZ dolmadığını düşünen mahkemece karar verildikten sonra dosyayı inceleyen yüksek mahkemenin eylemin gerçekte 86/2-e maddesine uyan bir kasten yaralama olduğunu belirleyerek kararı bozduğunu düşünelim. İşte bu durumda DZ’nın 8 yıl olarak kabulü gerekir. Eylem tarihinden yeni tesis edilmesi gereken karar tarihine kadar geçen sürede (kesilme sebepleri de varsa) 12 yıl geçmişse dava düşürülecektir.

Karar düzeltme ve yazılı emir yoluna gidilirken, istem kabul edilerek kararın bozulması sözkonusu olur ve lehe de olursa bu durumlarda da DZ dikkate alınacaktır. Ölüm’le ceza ilişkisi kalktığından, ölüm DZ’ndan önce uygulanmalıdır (İBK. 11.4.1983, 2/2). Yine davanın esasına girilmemesini gerekli kılan davanın reddi durumu öncelikle gözetilmelidir. Zamanaşımı af’tan önce uygulanır. Görevsizlik sözkonusu ise, zamanaşımından düşme kararını asıl görevli olan mahkeme vermelidir. Yetkisiz mahkeme ise zamanaşımını uygulayabilir.

V.- DAVA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN İŞLEMEYE BAŞLAMASI: DZ’nın işlemeye başlayacağı tarih, 765 s. TCK.nun 103. maddesinde suçun değişik işleniş biçimleri gözetilerek: “Müruru zamanın başlangıcı tamamiyle icra olunmuş cürüm ve kabahatler hakkında fiilin vukuu gününden ve teşebbüs olunan veya icra ve ikmal olunamayan cürümler hakkında son fiilin işlendiği tarihten ve mütemadi ve müteselsil cürümler hakkında dahi temadi ve teselsülün bittiği günden itibar olunur.” şeklinde ifade edilmiş iken, 5237 s. TCK.nun 66. maddesinin 6. fıkrasında ise: “Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden, teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz [mütemadi] suçlarda kesintinin gerçekleştiği [temadinin sona erdiği] ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği günden, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlar.” şeklinde düzenlenmiştir.

Görüldüğü gibi her iki hüküm arasındaki temel farkın, 5237 s. TCK.nunda, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda DZ’nın, çocuğun 18 yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlayacağına dair yeni bir hükmün getirilmiş olmasında yattığını görüyoruz. Gerçekten de, çocuklara karşı veli veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçların takibi, mağdurların durumları nedeniyle çok zor olmaktadır. Bu nedenle bu suçlarda DZ’nın, mağdurun korunması ilkesi yönünden önemli olacağı düşüncesi ile genel kuraldan ayrılınarak mağdur çocuğun ergin olduğu günden itibaren işlemeye başlamasının benimsenmesi yerinde olmuştur.

DZ’nın başlangıç günü olarak suçun işlendiği ilk günün (dies a quo) nazara alınıp alınmayacağı konusuna, 66. maddenin 6. fıkrasında yer verilen “...günden itibaren” terimi ile açıklık getirilmiştir.[14] Buna göre, suçun işlendiği gün dikkate alınacak[15] ve DZ ertesi gün değil bu gün 1. gün sayılarak hesaplanmaya başlanacaktır.[16] (Bu konuda 72. m. açıklamalarına bkz.). Belirtelim ki, suçun işlendiği gün tam olarak belirlenememişse eğer, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereği failin lehine olan gün suçun işlendiği gün olarak kabul edilecektir.[17]

Kanunda kullanılan “tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği gün” ibaresinden anlaşılması gereken, önceki uygulamamızın da kabul ettiği gibi neticesi harekete bitişik (şekli) suçlarda hareketin yapılması ile birlikte netice meydana geldiğinden DZ süresinin aynı gün başlayacağıdır. Hareket icrai olabileceği gibi ihmali de (yeni TCK.nun 257/2. maddesinde olduğu gibi) olabilir.[18] Gerçekten de, icrai suçlar bakımından 765 s. TCK.nun 103. maddesinde geçen “icra olunmuş” teriminin doğurduğu açıklık, öğreti ve uygulama tarafından ihmali suçlara da şamil kılınmıştı. Yeni düzenlemede kafa karıştırıcı bu tür terimlere yer verilmemesi bizi net bir sonuca götürmektedir. O halde, bu durumda suçun tamamlanmasını esas alacağımıza göre ve örneğin 5237 s. TCK.nun 257/2. maddesinde [765 s. TCK m. 230] düzenlenen görevi ihmal suçunun, bir kamu görevlisinin görevini yapmaması ile gerçekleşeceğinden DZ süresi de bu günden itibaren işlemeye başlayacaktır. İhmal suretiyle icra suçları bakımından DZ süresinin başlamasında dikkate alınacak ölçüt için diğer suçlar için benimsenen sistemden ayrılmayı gerektiren bir sebep yoktur. Daha yalın bir değişle, bu tür suçlarda DZ, ihmal sebebiyle meydana gelen neticeden itibaren işlemeye başlayacaktır.[19] Örneğin, bir hemşirenin bakmakla yükümlü olduğu ağır hastaya ilaçlarını vermeyi ihmal ederek ölümüne sebebiyet vermesi halinde DZ süresi, ölüm neticesinin meydana geldiği günden itibaren işlemeye başlayacak yoksa ilacın verilmediği gün dikkate alınmayacaktır.[20]

Ancak neticesi hareketten ayrık (maddi) suçlarda, suçun kasıtlı ve taksirli olmasına göre durum tartışmalı olsa da,[21] sonucun meydana geldiği günden itibaren başlayacağını kabul etmek daha uygun bir düşünüşün ürünü olsa gerek. bilindiği gibi, neticesi hareketten ayrı suç “ k a s ı t l ı ” işlenen suç olabileceği gibi “ t a k s i r l i ” de olabilir. Buna göre, kasıtlı adam öldürme suçunda mağdurun darbeyi aldıktan üç gün sonra evinde veya 1 yıl bitkisel hayatta kaldıktan sonra hastanede ölmesinde öldüğü gün,[22] yine inşaat standartlarına uygun olarak yapılmayan binanın yapıldıktan 10 yıl sonra meydana gelen depremle yıkılması sonucunda birçok kişinin ölmesi halinde de ölüm anından itibaren[23] başlayacaktır (CGK. 2003, 9-314/15). Bu noktada madde metni açık olmamasına karşın, netice de suçun zorunlu bir unsuru olarak kabul edildiği için kanunda geçen “tamamlanmış” sözcüğünden de anlaşılması gereken budur.

Bunun yanında, yeni TCK.nun “Birden çok evlilik, hileli evlenme, dinsel tören” başlıklı 230. maddesinin 4. fıkrasında, DZ’nın evlenmenin iptali kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlayacağı hükmü getirilmiştir. İptal davası uzun sürebileceğinden, burada DZ’nın başlangıcını özel biçimde belirleyen bir hükmün getirilmesi yerinde olmuştur.

Yine, yeni TCK.nun “İftira” başlıklı 267. maddesinin 8. fıkrasında, iftira suçunda DZ’nın tespitine dair şu şekildeki özel bir hükme yer verilmiştir: İftira suçundan dolayı dava zamanaşımı, mağdurun fiili işlemediğinin sabit olduğu tarihten başlar.” Gerçekten de, isnat edilen suç dolayısıyla yapılan kovuşturma sonucu hükmün kesinleşmesiyle, iftiranın sabit olabileceği ve dolayısıyla takibata girişileceği aşikâr olduğundan böyle bir hükme olan ihtiyaç meydandadır.

Kovuşturma şartlarını içeren suçlar ve cezalandırılabilme şartlarını içeren suçlar ile iştirak halinde işlenen suçlarda DZ’nın ne zaman başlayacağına dair yeni düzenlemede de bir açıklık yoktur.[24] 1931 İtalyan CK.nun 158. maddesinde, cezalandırılabilme şartını içeren suçlarda, dava zamanaşımının şartın gerçekleştiği günden itibaren işlemeye başlayacağı belirtilmiştir. Devletin cezalandırma hakkı henüz doğmadığından DZ’nın başlayabileceğini söylemenin pek mümkün olmaması nedeniyle, bu düzenlemenin TCK bakımından da benimsenmesinin yerinde olacağı ifade edilmiştir.[25] Talep (yeni TCK m. 12/1-3-4, 13/2), izin (yeni TCK m. 299/3, 305/3, 306/5; 4483 s. K m. 3 gibi) ve karar (Anayasa m. 83) gibi kovuşturma (dava) şartlarını gerektiren suçlarda devletin doğan cezalandırma hakkına halel gelmemesi ve kovuşturma yapılmasının bu şartın gerçekleşmesine bağlı olması nedeniyle DZ aksine bir hal tarzı düşünülemeyeceğinden kovuşturma şartının gerçekleştiği günde değil,[26] 66/6. maddede gösterilen tarihlerde başlayacağını kabul etmek gerekir.[27] Doğal olarak kovuşturma şartının gerçekleşmemiş bulunması, zamanaşımının işlemeye başlamasına engel oluşturmayacaktır. Şikayete bağlı suçlarda da (örneğin, yeni TCK m. 88) DZ şikayetin yapıldığı günden değil, suçun işlendiği günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Aynı durum iştirak halinde işlenen suçlar için de sözkonusudur; ancak bağlılık kuralı gereğince asli maddi failin yaptığı hareket esas alınacak[28] ve genel kurala göre belirlenen DZ süresi tüm şerikler için birlikte işlemeye başlayacaktır.[29]

Bu arada bir parantez açarak vurgulayalım ki, mülga 103. maddede teşebbüs aşamasında kalan suçlarda DZ’nın başlangıcına işaret eden “son fiil” ibaresi yerine suçun yapısına daha uygun olan “son hareket” teriminin tercih edilmesi de yerinde olmuştur. Zaten, yeni düzenlemeden evvel de öğretide, “son fiil” ibaresinin “son hareket” olarak anlaşılması gerektiği ifade edilmişti.[30]

Birinin diğerinin unsurunu yahut ağırlaştırıcı nedenini oluşturan bileşik (mürekkep) suçlarda (m. 42), bileşik suç sayılan neticenin, örneğin yağma veya bina içerisinden hırsızlık suçlarında DZ şiddetin kullanıldığı veya konuta girildiği anda değil, yağma veya hırsızlık suçunun gerçekleştiği güne göre saptanacaktır.[31]

Zincirleme (müteselsil) suçlarda, yasa “son suç”un işlendiği günden itibaren DZ’nın başlayacağını belirterek eski düzenlemeyi korumuştur. Ancak, zincirlemeye dahil bulunan suçlar arasındaki zaman aralıkları ayrı ayrı belirlenebilir durumda ise ve bu suçlardan bir kısmı DZ’na uğramış bulunuyorsa ne olacaktır? İşte yeni TCK.umuz da bu konuda açıklayıcı bir düzenleme içermemektedir. O halde, bu suçun ruhuna uygun olan çözüm, zincirlemeyi oluşturan suçlardan DZ’na uğrayanların dikkate alınmamasını, diğerleri için son suç gününden itibaren başlamasını kabul etmektir.

VI.- ZAMANAŞIMI KONUSUNDA GENEL-ÖZEL HÜKÜM ÇATIŞMASI SORUNU: 765 sayılı Türk Ceza Kanununda belirtilmiş olan DZ’na ilişkin hükümler, aynı Kanunun özel kanunlarla ilişkiyi düzenleyen 10. maddesi hükmü uyarınca, başka türlü hükme bağlanmamış olan özel kanunlar hakkında da uygulanırdı ve halen lehe kanun uygulanmasında uygulanmaya devam edilecektir. Buna karşılık, 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanununun “özel kanunlarla ilişki”yi düzenleyen 5. maddesindeki, “Bu kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır” açık ve amir hükmü uyarınca, yeni TCK yürürlüğe girdikten sonra, bu kanunda yer alan DZ ile ilgili hükümler, buna aykırı düzenlemeler içerseler dahi, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanacaktır. Bu anlamda yeni TCK.nun 66/1. maddesinin ilk cümlesinde geçen “kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında” ibaresini, özel kanunlara istisna tanıyıcı bir atıf değil, sadece DZ’na öznel olarak değinen TCK.nun II. Kitab’ında yer verilen özel hükümlerine (örneğin, m. 76/4, 77/4, 78/3 gibi) bir değinim şeklinde anlamak gerekir. Aksine bir düşünce kanunkoyucunun gerçekte istemediği, kanunun sistematiğini bozup kendi içinde çelişki yaratıcı bir sonuca bizi götürür ki yapılacak olanın bu olmaması gerektiği açıktır. Gerçekten de, Hükümet Tasarısı’nın “dava zamanaşımı” başlıklı 85. maddesinin, özel kanunlardaki DZ’nın başlangıcına ilişkin hükümlerin saklı olduğuna işaret eden son fıkrasının, herhalde yeni TCK.nun 5. maddesindeki açık düzenleme ile tutarsızlık oluşturmaması nedeniyle madde metnine alınmaması isabetli olmuştur. 5. madde metni ve gerekçesi ayrıntılı incelendiğinde kanunkoyucunun genel hükümleri ihdas etmedeki hareket noktası kendini apaçık belli etmektedir.

Özel yasalardaki düzenlemelere örnekler vermek gerekirse; 1632 s. Askeri Ceza Kanunu’nun Askeri cürümlerde dava ve cezanın nasıl düşeceğine ilişkin 49. maddesinin B bendi vatana ihanet suçlarında DZ’nın uygulanmayacağını ifade etmektedir: “Hıyanet cürümler ile maznun ve mahküm olanlar hakkında müruru zaman yoktur…” Aynı yasanın, “Düşman tarafına, yabancı memlekete kaçanlar hakkında mali ve fer`i cezalar” başlıklı 78. maddesinin E bendinde ise : “(…) Bu maddedeki suçlar hakkında, dava ve ceza müruru zamanı işlemez.” denmektedir.

2918 s. Karayolları Trafik Kanunu’nun 120. maddesi ise şu şekildedir: “Hafif para cezaları dışındaki para cezalarında zamanaşımı süresi beş yıldır.”

Yukarıda yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, yeni düzenleme karşısında bu ve benzeri özel yasalarda yer alan istisnai DZ’na dair hükümlerin uygulanırlıkları kalmamıştır; diğer bir anlatımla bu hükümler zımnen ilga edilmişlerdir.

VII.- DAVA ZAMANAŞIMINA UĞRAMAYAN SUÇLAR :

(a)Kanunda açıkça ayrık tutulmadıkça, bütün suçların DZ’na tabi olması kuraldır.[32] 765 s. TCK.nun 102. maddesinin son fıkrası uyarınca, kanunun ikinci kitabının birinci babında yazılı ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis veya müebbet yahut muvakkat ağır hapis cezalarının gerektiren cürümlerin yurt dışında işlenmesi halinde DZ’nın uygulanmayacağı belirtilmişti. Bunun paralelinde ve karşılık madde olarak getirilen hüküm 5237 s. TCK.nun 66. maddesinin 7. fıkrasıdır. Buna göre, yeni TCK.nun İkinci Kitabı’nın Dördüncü Kısmı’nda [Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler] yazılı ağırlaştırılmış müebbed veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi halinde DZ’nın uygulanmayacağı ifade edilmiştir. Görüldüğü gibi kanun bunun için altı çizilen 3 şartın birlikte varlığını aramıştır. 5237 s. TCK.nun fıkrada gösterilen kısım ve bölümlerinin açılımını yaptığımızda bu suçların temas ettiği madde numaralarını şöyle sıralayabiliriz: “Zimmet” başlıklı m. 247; “Rüşvet” başlıklı m. 252; “Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozmak” başlıklı m. 302; “Devlete Karşı Savaşa Tahrik” başlıklı m. 304; “Temel Millî Yararlara Karşı Hakaret” başlıklı m. 305/2; “Yabancı Devlet Aleyhine Asker Toplama” başlıklı m. 306/1-2; “Askeri Tesisleri Tahrip ve Düşman Askerî Hareketleri Yararına Anlaşma” başlıklı m. 307/1-2-4-5-6-7; “Düşman Devlete Maddî ve Malî Yardım” başlıklı m. 308/1-2; “Anayasayı İhlâl” başlıklı m. 309/1; “Cumhurbaşkanına Suikast ve Fiili Saldırı” başlıklı m. 310; “Yasama Organına karşı Suç” başlıklı m. 311/1; “Hükûmete Karşı Suç” başlıklı m. 312/1; “Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine Karşı Silâhlı İsyan” başlıklı m. 313/1-2. f. 1. c -3; “Silâhlı Örgüt” başlıklı m. 314/1; “Silâh Sağlama” başlıklı m. 315; “Suç İçin Anlaşma” başlıklı m. 316/1; “Askeri Komutanlıkların Gasbı” başlıklı m. 317/1-2; “Savaş Zamanında Yükümlülükler” başlıklı m. 322/4; “Savaşta Yalan Haber Yayma” başlıklı m. 323/2-3-5; “Devletin Güvenliğine İlişkin Belgeler” başlıklı m. 326/1-2; “Devletin Güvenliğine İlişkin Bilgileri Temin Etme” başlıklı m. 327/2; “Siyasal ve Askeri Casusluk” m. 328/1-2; “Devletin Güvenliğine ve Siyasal Yararlarına İlişkin Bilgileri Açıklama” başlıklı m. 329/2; “Gizli Kalması Gereken Bilgileri Açıklama” başlıklı m. 330/1-2; “Devlet Sırlarından Yararlanma, Devlet Hizmetlerinde Sadakatsizlik” başlıklı m. 333/2; “Yasaklanan Bilgilerin Casusluk Maksadıyla Temini” başlıklı m. 335/1-2; “Yasaklanan Bilgileri Açıklama” başlıklı m. 336/2; “Yasaklanan Bilgileri Siyasal veya Askeri Casusluk Maksadıyla Açıklama” başlıklı m. 337/1-2; “Yabancı Devlet Başkanına Karşı Suç” başlıklı m. 340/1.

Anılan ve önemleri yadsınamayan bu suçların ülke dışında ve ülke içinde işlenmesi arasında fark gözetilmesinin nedeninin, bu suçların yurt dışında işlenmesi halinde kamu davasını süresinde açmadaki zorluk, sanıkların elde edilip cezalandırılmalarındaki güçlük olduğu sanılmaktadır.[33] Belirtelim ki, bir fiilin işlenmesinin üzerinden 25-30 yıl gibi bir süre geçtikten sonra, sırf devlete karşı yurt dışında işlenmiş suç olması nedeniyle bunların DZ’ndan ayrık tutulması adalet, hak ve nesafet ve eşitlik ilkeleriyle[34] bağdaşmayacağı; kaldı ki işlenen bir fiilin üzerinden bu kadar uzun süre geçmesinden sonra bu fiil nedeniyle kamu düzeninin hala etkileniyor olmasının düşünülemeyeceği; illâ bir istisna yaratılması amaçlanıyor ise süresiz kılmaktansa son çare olarak bu suçlarda DZ süresinin normal sürelere kıyasla biraz daha uzun tutulmasının daha anlayışla karşılanacağı haklı olarak ileri sürülebilir.

(b) Avrupa Konseyi tarafından düzenlenen sözleşmede savaş suçlarında ve insanlığa karşı suçlarda DZ’nın kabul edilmemesi önerilmişti. Bu aynı zamanda 1948 tarihli Jenosit Sözleşmesinden kaynaklanan bir yükümlülüğümüzün de gereği idi. İşte bu nedenle yeni TCK nun 76/4. maddesinde soykırım (jenosit) suçlarında, 77/4. maddesinde insanlığa karşı suçlarda, 78/3. maddesinde bu suçların örgüt çerçevesinde işlenmesi halinde de DZ uygulanmayacağına özellikle değinilmiştir.

(c) 1632 s. Askeri Ceza Kanunu’nun Askeri cürümlerde dava ve cezanın nasıl düşeceğine ilişkin düzenleme içeren 49. maddesinin B bendinde ise, vatana ihanet suçunda DZ’nın uygulanamayacağı ifade edilmektedir. Hakeza aynı yasanın “Düşman Tarafına, Yabancı Memlekete Kaçanlar Hakkında Mali ve Fer`i Cezalar” başlıklı 78/E maddesinde yer verilen, “(…) Bu maddedeki suçlar hakkında, dava ve ceza müruru zamanı işlemez.” şeklindeki düzenleme ile başka bir istisna getirmiştir. Bu hususu DZ konusunda genel-özel hüküm çatışması sorunu başlığı altında ele aldığımız için ayrıca değinmeye gerek görmüyoruz.

VIII.- MUKAYESELİ HUKUKTA DURUM:

İtalya CK nun 157. maddesinde, 24 yıldan fazla ağır hapis cezalarında, yani müebbet ağır hapis cezasını gerektiren suçlarda DZ’nın işlemeyeceği; DZ belirlenmesinde ise ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerin nazara alınacağını belirtmiştir.[35]

İngiliz müşterek hukuku hiçbir suç açısından DZ kurumu benimsenmemektedir.[36]

Alman CK.nda adam öldürmenin nitelikli şekli (Mord) ve soykırım (Völkermord) suçlarında DZ’nı kabul edilmemiştir.

IX.- DAVA ZAMANŞIMININ SONUÇLARI : 765 s. TCK.nunda, DZ’nın gerçekleşmesi halinde “kamu davasının ortadan kalkacağı” belirtilmiş iken (m.102/1); 5237 s. TCK.nunda ise, DZ olarak belirlenen sürelerin geçmesiyle “kamu davasının düşeceği” hükme bağlanmıştır (5237 s. TCK m. 66/1). 5271 s. CMK.nun 223/8. maddesi de buna işaret etmektedir. Henüz dava açılmamış bulunmakta ise, C. savcısı “takipsizlik kararı” verecektir. Buna ayrıntısı ile değinilecektir.

ELEŞTİRİ :

· “Adalet Komisyonu’nda yapılan değişiklik ile; 3. fıkra olarak, dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarı ile suçun daha ağır cezasını gerektiren nitelikli hallerinin dikkate alınacağı yönünde yeni bir hüküm sevk edilmiştir. Bu noktada bu şekildeki bir ölçütün uygulamada sorunlar yaratabileceğini ve Hükümet Tasarısı’ndaki hükmün daha objektif ve uygulama birliğini sağlayıcı bir hüküm olduğunu belirtmekte yarar görmekteyiz.

4. fıkra; “dava zamanaşımına ilişkin önceki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının üst sınırının dikkate alınacağı ve seçimlik cezaları gerektiren suçlarda hapis cezasının temel alınacağı” hükmünü içermektedir. 3. ve 4. fıkralar birlikte ele alındığında ulaşılan sonuç; hazırlık evrakı ya da dava dosyasının mevcut hali itibarı ile suçun ağırlaşmış halinin uygulanması gerektiği sonucuna ulaşılan durumlarda dava zamanaşımının belirlenmesinde ağırlaşmış halin dikkate alınacağı, ağırlaşmış halin uygulanmasının söz konusu olmadığı hallerde suça ilgili maddede öngörülen cezanın üst sınırının ölçü alınacağıdır. Tekrar etmek gerekirse somut bir ölçüt kabul edilmeyen bu durumun sorun yaratmaya uygun bir düzenleme olduğu açıktır.

5. fıkrada her ne sebeple olursa olsun aynı fiilden dolayı tekrar yargılanması gereken hükümlü ile ilgili zamanaşımı süresinin belirlenmesinde “sonradan yargılanan suça ilişkin üçüncü fıkrada yer alan (ağırlaşmış hale ilişkin) sürenin” dikkate alınacağı kuralı yer almıştır. Bu 765 sayılı TCK’nun 109. maddesindeki düzenlemeye paralel bir hükümdür. Bununla birlikte üçüncü fıkrada yalnızca ağırlaşmış halin söz konusu olduğu durum incelendiğinden “yukarıda yer alan fıkralardaki sürelerin” denilmesinde yarar bulunmaktadır. Aynı şekilde yargılanan terimi yerine dava zamanaşımının niteliği dikkate alındığında “soruşturulan ya da yargılanan” denilmesinde yarar bulunmaktadır.”[37]

· “Dava zamanaşımını düzenleyen 66. maddede yazılı zamanaşımı süreleri çok uzun tutulmuştur. Yürürlükteki TCK’nun dava zamanaşımını düzenleyen 102/1. maddesi (ağırlaştırılmış müebbed hapis cezasına tekabül eden) ölüm ve müebbet ağır hapis cezasında 20 sene ve öngörüldüğü halde, (a) bendinde 30 yıl, (b) bendinde 25 yıllık …zamanaşımı süresi öngörülmüş olması fahiştir. Tasarının diğer fıkralarındaki zamanaşımı süreleri de çok uzun tutulmuştur.Özellikle 3. fıkrada belirtilen, “dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibariyle suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri de göz önünde bulundurulur” şeklindeki kural, uygulamada belirsizliklere, eşitsizliklere neden olacaktır. Bu itibarla, yürürlükteki Yasanın öngördüğü zamanaşımı sürelerinin …aşılmaması gerektiği görüşündeyiz. Çünkü yargı ve kolluk makamlarının çalışmaması veya yavaş çalışmasının sonuçlarını sanığa yüklememek gereklidir.”[38]

· “Maddenin son fıkrasında, bir fiilin işlenmesinden üzerinden 25-30 yıl gibi bir süre geçtikten sonra, sırf devlete karşı yurt dışında işlenmiş suç olması nedeniyle bunların zamanaşımından ayrık tutulması adalet, hak ve nesafet ve eşitlik ilkeleriyle bağdaşmayacağı; kaldı ki işlenen bir fiilin üzerinden bu kadar uzun süre geçmesinden sonra bu fiil nedeniyle kamu düzeninin hala etkileniyor olmasının düşünülemez.”[39]

· “Ceza siyasetinde …ciddi bir kara delik ceza zamanaşımı nedeniyle düşmelerdir. Bunların yıllık tutarı yaklaşık 400.000 civarındadır. …Buna artırılan zamanaşımı süreleri bir çare gibi gözüküyorsa da, kırtasiyeciliği körüklemesi ötesinde sakıncalı yanları da göz ardı edilmektedir. Suçluların yeniden sosyalleşmesi (resocialisation) dile getirilmekte ise de, 81 yıllık uygulamadan, penolojik bilgiden yoksunluk bu yaklaşımı da sanal bir niteliğe büründürecektir.”[40]

· 66. maddede; genelde benimsenebilir hükümler bulunmasına karşın, 12-15 yaş kapsamındaki çocuklara yarı, 15-18 yaş kapsamındaki çocuklara da 2/3 nispetini uygulamanın toplum gerçekleriyle uyumlu olmadığını, bu kolaylıkların çocukları korumaya yaramayıp ancak ve mutlaka kendilerini saklıda tutarak çocukları suçta kullanmayı başarabilenlerin iştahını kabartacağını anlatmanızı ...bekliyor ve istiyorum.”[41]

YARGITAY KARARLARI:

* Depremin inzimam eden etkisiyle sanık ve meslekte deneyimsizlik veya nizam, emir ve kurallara riyaetsizlik sonucu, umumi bir tehlike yaratan tahribat ve musibete neden olan sanıkların eylemi TCY.nın 383 üncü maddesindeki suçu oluşturur. Maddenin birinci fıkrasında öngörülen suçta dava zamanaşımı, tahribat ve musibetin gerçekleşmesi, 2 inci fıkrasındaki suçta ise yaralanma ve ölüm anından itibaren işlemeye başlar.” (Özet. CGK. 2003, 9-314/15)

* “Sanıkların üzerlerine atılı TCK.nun 383. maddesinde belirtilen suçta, umumi tehlike yaratan tahribat ve musibet halinin oluştuğu an suç tarihidir. tahribat ve musibet, yapının yıkılması olup tahribat ve musibetin kendisi olmayan fakat etkenlerinden biri olan depremin meydana gelmesi ile yapının yıkılması aynı tarihe tekabül ettiğinden, suç tarihi binanın yıkıldığı 17.8.1999 tarihi olup, zamanaşımı süresinin bu tarihten itibaren başlaması gerekeceği gözetilmeden, davaya devamla esas hakkında bir karar verilmesi yerine yazılı düşüncelerle kamu davasının zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar verilmesi...” (9. CD. 12.11.2001, 2534/2776)

* “Eğer maddede seçenekli cezalar yer almakta ise hangisi ağırsa o ceza zamanaşımı hesabında göz önüne alınır.” (İBK. 18.11.1936, 26/35)

* “Gerek ilk ve gerek sonraki hükümlerde dava müruruzamanı, mahkemece tayin ve hükmolunan ceza miktarına göre değil, 102. maddenin her bendinde tasnif olunduğu üzere cürümlerin ve kabahat fiillerinin müstelzim olduğu cezalara göre hesap olunmak lazım geleceği...” (İBK. 3.6.1942, 36/15) [5237 s. TCK.nun 66/5. maddesinin karşılığını oluşturan 765 s. TCK.nun 109. maddesi ile ilgili olarak alınan bu içtihat, bu noktada eski ve yeni düzenleme arasında esaslı bir fark olmaması nedeniyle uygulayıcıya yol göstericiliğini sürdürecektir.]

* “Muhakemenin iadesine karar verilmekle asli dava avdet etmiş olmayacağından müruruzaman mavzuubahs olmazsa da eski hüküm 341. maddeye göre iptal olunur da yeniden hüküm tesisi lazım gelirse müruruzaman nazara alınabilir. Şayet, eski hüküm iptal edilmez de tasdik olunursa müruruzamandan bahis ile hüküm kurulamaz.” (CGK. 29.5.1954, 84/27) [5237 s. TCK.nun 66/5. maddesinin karşılığını oluşturan 765 s. TCK.nun 109. maddesi ile ilgili olarak verilen bu karar, bu noktada eski ve yeni düzenleme arasında esaslı bir fark olmaması nedeniyle uygulayıcıya yol göstericiliğini sürdürecektir.]

* “Temyiz yargılaması sonunda özel dairelerin (onama) kararları üzerine karar kesinleştiğine göre, bu karara Yargıtay C. Başsavcılığınca itiraz halinde öncelikle işin esasına gidilmeli, hukuka aykırılık bulunmadığı, bir başka anlatımla özel daire kararı yerinde görüldüğü takdirde, Ceza Genel Kurulunda yapılan inceleme sırasında zamanaşımı süresi dolmuş olsa bile bu husus göz önüne alınmamalıdır. ancak, özel daire onama kararı hukuka aykırı görülerek kaldırıldığı ve yerel mahkeme hükmü bozulduğu takdirde Ceza Genel Kurulunda inceleme yapılırken dava zamanaşımı süresi dolmuş bulunursa, CYUY.nın verdiği yetkiye dayanılarak esastan veya usulden karar bozulursa dava zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verilmelidir.” (CGK. 10.5.1993, 4-11/151)

* “Düşme sebepleri birden fazla oldukta; ceza ilişkisini ortadan kaldıranlar, infaz ilişkisini düşürenlerden önce uygulanmalıdır.” (İBK. 11.4.1983, 2/2)

* “TCK.nun 493/1. maddesiyle tecziye edilmek üzere kamu davası açılmış olmasına ve bu maddede gösterilen ceza miktarına göre zamanaşımının TCK.nun 102/3. maddesi dikkate alınarak hesaplanması gerekeceği gözetilmeden ve isnat edilen eylemin TCK.nun 491 veya 492. maddelerine girebileceğine dair bir tartışma da yapılmadan yazılı şekilde (kamu davasının ortadan kaldırılmasına) karar verilmesi...” (6. CD. 31.3.1992, 2520/2680)

* “TCK.nun 102. maddesinde öngörülen dava zamanaşımının hesaplanmasında ceza indirimi ile ilgili olan TCK.nun 463 ve 62. maddeleri nazara alınmadan suça vasıf veren ve temel sevk maddesi olan TCK.nun 450/4. maddesinin esas alınması gerektiğinin düşünülmeyerek asli zamanaşımının TCK.nun 102/1. maddesinde yazılı 20 sene yerine 102/2. maddesinde yazılı 15 sene olarak kabulü suretiyle...” (1. CD. 1.11.1999, 2474/3482)

* “Sanık hakkında TCK.nun 550. maddesine temas eden 15 yaşından küçüklerin eline silahların kolaylıkla geçmesini men için muhafazası hususunda lazım gelen tedbiri almamak suçundan TCK.nun 119. maddesi uyarınca önödeme nedeniyle takipsizlik kararı verilerek CMUK.nun 392. maddesine göre açılan zoralım davasının da asıl fiil için öngörülen zamanaşımına tabi olduğu...” (2. CD. 23.6.1999, 2975/9171; aynı doğrultuda CGK. 8.2.1988, 547/16)

* “Kaçma (firar) suçunun kesintisiz (mütemadi) suç olduğu ve suç tarihinin sanığın ele geçirildiği gün olacağı gözetilmeden cezaevinden kaçtığı günün suç tarihi olarak gösterilmesi...” (4. CD. 8.6.1999, 5690/6688)

* “Zoralım davası zamanaşımına uğradığından, …ortadan kaldırılmasına, ruhsatlı tabancanın sanığa iadesine karar verilmelidir.” (CGK. 18.05.1999, 2-120/122)

* “Özel belgede sahtecilik suçunun “kullanma” ile oluşacağı dikkate alınarak, Asliye Hukuk Mahkemesinin davasının yargılama aşamasında kullanılan suça konu özel belgenin ibraz tarihinin araştırılıp belirlenmesi yerine, özel belgenin tanzim tarihinin zamanaşımının başlangıcına esas alınması...” (6. CD. 3.12.1992, 6046/8595)

DAVA ZAMANAŞIMININ KESİLMESİ VE DURMASI

Dava Zamanaşımı Süresinin Durması veya Kesilmesi

MADDE 67. - (1) Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hâllerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur.

(2) Bir suçla ilgili olarak;

a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,

b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,

c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi,

d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi,

Halinde, dava zamanaşımı kesilir.

(3) Dava zamanaşımı kesildiğinde, zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar. Dava zamanaşımını kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlar.

(4) Kesilme halinde, zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak Kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzar.

GEREKÇE : Tasarının ilgili madde metni içerik olarak muhafaza edilmiştir. Ancak, "kamu davasının açılması" ibaresi yerine, "soruşturma, kovuşturma yapılması, kamu davasının açılması" ifadesi benimsenmiş ve bu suretle uygulamada çıkan aksaklıkların giderilmesi amaçlanmıştır.

[Dava zamanaşımının kesilmesini düzenleyen 2., 3. ve 4. fıkralar madde metnine sonradan eklenmiştir. TBMM’deki bu değişikliğin gerekçesi ise şöyledir: “Her ne kadar tasarı metninde dava zamanaşımı süreleri uzun tutulmuş ise de; Tasarı’nın kanunlaşması halinde, bunun yürürlüğe gireceği tarihten önce işlenmiş ve henüz kesin hükümle sonuçlanmamış olan davaların büyük çoğunluğunun zamanaşımına uğraması sonucuyla karşılaşılacaktır. Bu durum, bazı suçlular açısından bir nevi af sonucunu doğuracaktır. Bu sonuç, özellikle dava zamanaşımı sürelerinin dolma eşiğine yaklaşılmış olan halen derdest bütün davaların sanıkları açısından doğacaktır. Belirtilen nedenlerle, Tasarı metninde dava zamanaşımının kesilmesine ilişkin düzenleme yapılmasına büyük bir ihtiyaç bulunmaktadır.”]

KARŞILIĞI :

765 s. TCK m. 104 :

“Hukuku amme dâvasının müruru zamanı, mahkûmiyet hükmü, yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adlî makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. Müddeiumumîsi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.

Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müddetini 102 nci madde de ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesiyle baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.”

765 s. TCK m. 105 :

“Kanunun bir seneden aşağı müruru zaman tâyin ettiği hallerde her türlü usulî muamele müruru zamanı keser.

Ancak 103 üncü maddeye göre müruru zaman işlemeğe başladığı günden itibaren bir seneden aşağı müruru zamana tabi kabahat nev'inden suçlarda bir sene içinde mahkûmiyet kararı verilmemiş olursa hukuku âmme dâvası müruru zamana uğrar.”

765 s. TCK m. 106 :

“Bir suçtan dolayı yapılan ve müruru zamanı kesen muameleler o suçlarda her ne suretle olursa olsun iştiraki olup da aleyhlerinde takibat veya tahkikat yapılmamış olan kimseler hakkında dahi müruru zamanı keser.”

765 s. TCK m. 107 :

“Hukuku amme dâvasının ikamesi mezuniyet veya karar alınmasına yahut diğer bir mercide halli lâzım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve kararın alınmasına yahut meselenin halline kadar müruru zaman durur.”

A Ç I K L A M A :

I.- DAVA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN DURMASI (1. FIKRA):

(A) TANIM VE GENEL DEĞİNİM:

DZ’nın durması, kanunda öngörülen bir nedenin gerçekleşmesi halinde, bu engel ortadan kalkıncaya dek zamanaşımının işlememesi olarak tanımlanabilir.[42]

765 s. TCK.nun 107. maddesine göre, “Hukuku âmme dâvasının ikamesi mezuniyet veya karar alınmasına yahut diğer bir mercide halli lâzım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve kararın alınmasına yahut meselenin halline kadar müruruzaman durur.” 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin birinci fıkrasına göre ise; “Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hâllerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur.” Görüldüğü gibi, DZ süresinin durması konusunda, iki kanun hükümleri arasındaki temel fark, yeni TCK.nda, kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımının duracağına ilişkin olarak getirilen yeni düzenlemedir.

Düzenlemede, kovuşturma şartlarından sadece “izin” ve “karar”a yer verilmiş, “şikayet” ve “talep”ten söz edilmemiştir. Bilinçli bir seçimin sonucu olarak şikayet ve talepten bahsedilmemesinin anlaşılır yanı bulunmaktadır. Zira şikayette, kanunkoyucu müştekiye davayı harekete geçirebilmesi için zaten hak düşürücü bir süre öngörmüştür. Keza talepte, işlemeye başlamış olan DZ’nı durdurucu bir işlem bulunmamakta; DZ süresi içinde talebin vaki olması halinde dava açılacak, aksi takdirde suç DZ’na uğramış olacaktır.[43]

(B) DAVA ZAMANAŞIMINI DURDURAN SEBEPLER :

1- İ z i n : “İzin”, eski deyimle “mezuniyet” bir kovuşturma şartıdır. İşte kanun bazı suçlarda faili hakkında kamu davasının açılmasını, yetkili merciden izin alınmasına bağlamış olabilir. Bu tür durumlarda suçun işlendiği günden itibaren işlemeye başlayan DZ süresi, yetkili mercie izin için başvurulduğu tarihte durur ve iznin verildiği günden itibaren de durmuş bulunan süre durmuş bulunduğu yerden işlemeye devam eder.[44] Kamu yararının Adalet Bakanı’nca takdir edildiği bu tür suçlara, 5237 s. TCK.nun 299. maddesinde yer alan Cumhurbaşkanına hakaret suçu, 305. maddesinin 3. fıkrasında yer alan savaş hali dışında temel milli yararlara karşı hareket, 306. maddesinde yer alan yabancı devlet aleyhine asker toplama suçunu örnek gösterebiliriz.

5237 s. TCKnun 299/3, 305/3, 306/5 maddelerinde yazılı bulunan suçlar izin alınmasına bağlıdır. 1632 s. Askeri Ceza Kanunu m. 48/B; 2802 s. Hakimler ve Savcılar Kanunu m. 82; 1136 s. Avukatlık Kanunu m. 58; 1512 s. Noterlik Kanunu m. 153’de de izin şartını içeren düzenlemeler bulunmaktadır. Tüm bu özel yasalarda yer alan hükümlerin temel dayanağı Anayasamızın 129/son maddesidir.[45]

2- K a r a r : “Karar” da kovuşturma şartlarından biridir. Bazı suç failleri hakkında hazırlık soruşturması yapılmasına engel yok ise de, kamu davası açılması kanunca öngörülen yetkili merciler tarafından bir karar tesisine bağlanmış olabilir. Örneğin, Anayasa’nınn 83/2. maddesi milletvekili dokunulmazlığına sahip bulunan suç faillerinin yargılanmalarını, istisnai haller ayrık olmak üzere bu dokunulmazlığın TBMM tarafından kaldırılması yönünde bir karar vermesine[46] bağlı kılmıştır.[47] Bunun gibi, 2547 s. Yüksek Öğretim Kurulu Kanunu’nun 53. maddesi, üniversitelerin akademik kadrolarında görev yapan personellerin görevlerinden doğan suçlardan ötürü haklarında kamu davası açılmasını yetkili kılınmış kurulların lüzumu muhakeme kararı vermesine bağlamıştır.[48]

Hakeza, 2.12.1999 tarih ve 4483 s. Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanmaları Hakkında Kanun, memurların görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan ötürü C. Savcısının kamu davası açmasını aynı yasanın 3. maddesinde sayılan merciler tarafından Soruşturma İzni Verilmesi şartına bağlamıştır. Her ne kadar bu kanunda geçen Soruşturma İzni Verilmesi deyimi bir “izin” intibaını yaratıyorsa da, bu kavram hatalı bir kullanımın ürünü olup gerçekte teknik anlamda bir karar olarak anlaşılmalıdır. Çünkü, 4483 s. K.nun 4/1. maddesinde, C. savcısının bir memurun görev sebebiyle işlediği bir suçu işlediğine vakıf olduğunda, “ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri” toplamaları gerektiğinden söz ettiğine göre, bu işlemle zaten sanık memur hakkında hazırlık soruşturması engelsiz başlanmış olur. Bu sebeple, yetkili merciden izin almak için bulunulan talep, yargılamanın ileri aşamalarının gitmenin önünü açmak için bir karar istendiğinin delilidir.[49]

3- B e k l e t i c i M e s e l e : 765 s. TCK.nun 107. maddesinde bekletici mesele (eski deyimle “meselei müste’hire”) hususu, “Hukuku amme dâvasının ikamesi …diğer bir mercide halli lâzım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde...” şeklinde ifade edilmişken, 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 1. fıkrasında “Soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, …diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hâllerde…” deyişi ile dile getirilmiştir. Metindeki “hukuku amme dâvasının ikamesi” teriminin gerçekte “soruşturma ve kovuşturma yapılması” anlamına geldiği uygulama ve öğretide kabul edilmişti. Kanunkoyucunun, yeni düzenlemede böyle bir düzeltmeye gitmesi yerinde olmuştur. Bekletici mesele hususunda yeni düzenleme belirttiğimiz ufak tefek bazı düzeltmeler dışında eskisinin adeta bir tekrarı niteliğindedir.

Buna göre, önsorunun halledilmesine bağlanan bekletici mesele kamu davasının açılması ya da açılmış bulunan dava görülmekte iken de sözkonusu olabilecektir. Hakeza bekletici mesele, kanun tarafından zorunlu kılınmış olabileceği gibi hakime yetki veren bir hükme de dayanabilir. Önemli olan, başka merci tarafından çözülmekte olan veya çözülecek bir sorunun sürmekte olan dava üzerinde etkisinin bulunması, diğer bir değişle bunun gerekli olmasıdır.[50] Yoksa ki hakimin takdir yetkisi ve yasal gereğin dışına çıkarak hiç lüzumu olmayan bir sorunu bekletici mesele yapması DZ’nı durdurucu etki yaratmayacaktır (8. CD. 15.1.1997, 17034/11). Gerçekten, kanunkoyucunun madde metninde açıkça “çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu” ibaresini koymaya iten de işte bu gibi saiklerdir. 5271 s. CMK.nun “Ceza mahkemelerinin ek yetkisi” alt başlıklı 218/1. maddesi [1412 s. CMUK m. 255] oldukça açıktır ve bundan söz etmektedir: “Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir...” Örneğin, orman muhafaza memurunun hakkında kaçak orman emvali bulundurmaktan dava açtığı fail orman muhafaza memurun kendisinden rüşvet istediği için hakkında gerçeğe aykırı tutanak tuttuğunu iddia ermesi halinde tutanağı tutan orman muhafaza memuru hakkında rüşvetten dava açılmışsa hakim bu davayı bekletici mesele yapabilir. Bu durumda da bekletici mesele DZ’nı durdurucu bir etki yaratacaktır.[51]

Maddede geçen “mercii” kavramının kapsamına, herhangi bir ceza mahkemesi girebileceği, İcra Ceza, Hukuk Mahkemesi veya Anayasa Mahkemesi de girmektedir. Örneğin Anayasa’ya aykırılık sorununun çözümü için Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi halinde DZ duracaktır.

Buna karşın aynı mercii tarafından yürütülen aynı yargılamanın birer parçası olan bilirkişi veya Adli Tıptan istenen raporun beklenmesi, şuur tetkiki uzun süreli olsa da DZ’nı durdurma etkisi gösteremezler.

4- K a ç a k K a r a r ı : Maddenin 1. fıkrasında, “...kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar...” denmektedir. 5271 s. CMK.nun “Kaçağın Tanımı” alt başlıklı 247. maddesi aynen şu içeriktedir: “(1) Hakkındaki kovuşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacıyla yurt içinde saklanan veya yabancı ülkede bulunan ve bu nedenle mahkeme tarafından kendisine ulaşılamayan kişiye kaçak denir./ (2) Kaçak sanık hakkında kovuşturma yapılabilir. Ancak, daha önce sorgusu yapılmamış ise, mahkûmiyet kararı verilemez./ (3) Duruşma yapılan hâllerde kaçak sanığın müdafii yoksa, mahkeme barodan bir avukat görevlendirilmesini ister.” CMK.nun “Zorlama amaçlı elkoyma ve teminat belgesi” başlıklı 247. maddesinin 1. fıkrasında, kaçak sanığın duruşmaya gelmesini sağlamak amacıyla Türkiye'de bulunan mallarına, hak ve alacaklarına amaçla orantılı olarak mahkeme kararıyla elkonulabileceği ve gerektiğinde idaresi için kayyım atanacağı belirtilmiş, 2. fıkrasında ilk fıkranın uygulanabileceği suç tipleri sınırlı şekilde sayılmış, 4. fıkrasında kaçak yakalandığında veya kendiliğinden gelerek teslim olduğunda elkoymanın kaldırılmasına karar verileceği ele alınmış, 5. fıkrada kaçak hakkında CMK.nun 100. ve devamı maddeleri gereğince, sulh ceza hâkimi veya mahkeme tarafından yokluğunda tutuklama kararı verilebileceği belirtilmiştir.

Hemen bu noktada değinelim ki, deyim yerindeyse tek bir bedenin kol ve ayakları konumunda bulunan iki kanun, yani TCK ile CMK arasında çok zaman rastladığımız irtibat kopukluklarının kaçınılmaz birer ürünü olan çelişkiler, bu kanunlardan özellikle TCK.nun ne kadar aceleye getirilmiş olduğu ve yasa tekniğinden ne denli uzak bir anlayışla hazırlanmış bulunduğunun açık birer kanıtıdır. Örneğin, 5237 s. TCK.nun 67/1. maddesinde DZ’nı kesen bir sebep olarak “...kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar...” tümceciği kullanılmıştır. 1412 s. CMUK.nda bulunmayan “ k a ç a k ” kavramının 5271 s. CMK.nun 247/1. maddesinde tanımlandığı doğrudur. Ancak bu maddede mahkemece birebir failin kaçak olduğuna dair bir karar verilebileceğinden söz edilmediği gibi, 5. Kitap 1. Kısım 2. Bölüm başlığı olarak kullanılan Kaçakların Yargılanması’na ilişkin devam eden 248. maddede de böyle bir kavrama rastlanılmamaktadır. Komisyon’un redaksiyon yapmak suretiyle kimliğini değiştirdiği maddelerden ikisi de budur. Gerçekten, incelendiğinde 5271 s. CMK.nun 247. maddesinin karşılığını oluşturan Hükümet Tasarısı’nın 286. maddesinde aynen, “…sanığın kaçak olduğuna mahkemece karar verilir.” şeklinde çok açık bir ifade kullanılmaktadır ki bu beklentimizi karşılamaya fazlasıyla yetmektedir. Ancak belirtelim ki, dosyaya yansıyan yeterli bilgi ve belge varken, diğer bir değişle yargılamaya ilişkin tüm deliller dava dosyasının içinde bulunmakta iken “bu sanık kaçaktır” şeklinde hakimi bir karar almaya zorlamak oldukça gereksiz bir tutumu oluşturacaktır. Fakat bu hatanın fark edilerek tamiri gerekirken, başka bir çok noktada olduğu gibi burada da beklenen yapılmamıştır. Anlaşılmaktadır ki 5237 s. K.nun kanunkoyucusu 5271 s. K.nun metni ile her nedense sağlıklı bir irtibat kurmamış, 5271 s. K.nun kanunkoyucusu ise 5237 s. K. ile uyumu sağlamak açısından gerekli itinayı göstermemiştir. Bunun anlamı şudur ki, içi boş ve dayanaksız bırakılan kimi terimler uygulayıcıyı bir hayli sıkıntıya sokacak; yeni yeni içtihat yaratımı yolunda gereksiz yere yorulmasına sebep olacaktır. İşte kanun yapma tekniğinin önemi buradadır. Bazen kanun koyucunun dikkatsizliğinden kaçan ya da özensizliğinin ürünü olan tek bir sözcük bile uygulayıcıyı boş yere yıllarca meşgul edebilecektir. Şimdi bu durumlarda olduğu gibi örneğimizde de, bize kalanın kıyasa yol açmayacak şekilde genişletici yorum yapmaktan başka bir şey olmadığı görünmektedir.

(C) ÖZEL YASALARDA YER ALAN DURDURMA SEBEPLERİ :

Belirtelim ki, yeni TCK.nun 67/1. maddesinde sayılan DZ’na ilişkin olup yukarıda açılımları yapılan durma sebepleri tahdidi (sınırlı) olarak sayılmış olup kıyas yoluyla genişletilmelerine olanak bulunmamaktadır.[52] Bu durumda birer kovuşturma şartı olan talep (yeni TCK m. 12/1-3-4, 13/2) veya şikayet (yeni TCK m. 88/1-2, 102/1-2, 104/1, 105/1-2, 116/1 gibi) birer DZ’nı durduran sebep değildirler. Zaten doğaları gereğince de böyle bir durdurucu etkiye sahip kılınmaları da beklenemez. Bu durumda, zamanaşımı süresi içerisinde talep gerçekleşir de dava açılmazsa suç zamanaşımına uğrayacaktır.

TCK.nda, DZ’na ilişkin durdurma sebeplerini içeren genel hükümler yanında diğer bazı özel yasalarda da bu konuda hükümler bulunduğunu görmekteyiz.[53] Örneğin, 4389 s. Bankalar Kanunu’nun 24/7.a maddesi şu içeriktedir: “…Dosyasının bilirkişiye tevdii tarihinde dava zamanaşımı süresi durur. Bilirkişinin raporunu mahkemeye verdiği tarihten itibaren bu süre kaldığı yerden işlemeye devam eder.”

Keza, 353 s. Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun’un 20. maddesinde, davaları terhislerinden sonraya bırakılan asker kişiler hakkında DZ’nın terhis edilinceye kadar duracağını öngörülmektedir. 1632 s. Askeri Ceza Kanunu’nun “Askeri cürümlerde dava ve cezanın nasıl düşeceği” alt başlıklı 49. maddesinin A bendinde de destekleyci bir hükme yer verilmiştir. Bu konuda yüksek mahkemenin bir kararına değinirsek; “Silâh altına alınmasından dolayı terhisine kadar duruşmanın teciline karar verilen sanığın, terhis tarihinin araştırılması ve bu iki tarih arasında geçen müddetin hesaba katılmaması gerekir.” (4. CD. 14.12.1950, 1482/1809)

5237 s. TCK.nun 5. maddesindeki açıklık karşısında DZ’nı özel olarak düzenleyen bu ve benzer hükümler uygulama kabiliyetlerini yitirmişlerdir; diğer bir değişle bu ve benzeri hükümler zımnen ilga edilmişlerdir.

Zamanaşımı, maddi bir ceza hukuku kurumu olarak görülmesine karşın çok ilginç bir şekilde, 5271 s. Ceza Muhakemesi Kanunun’un Uzlaşma kurumunun uygulanmasının usulünü belirleyen 73. maddesinin 5. fıkrasının son cümlesinde “uzlaşma süresince zamanaşımının duracağı” şeklinde açık bir ibareye yer verilmiştir. Esasen bu durma sebebine de TCK.nunda yer verilmesi gerekirdi, çünkü kanunkoyucu yeni TCK.nun 5. maddesi ile maddi ceza hukukuna ilişkin hükümlere TCK.nunda yer verilmesi gerektiği yönünde tercihini koyduğu izahtan varestedir. Elbetteki bu yargımız, 1.4..2005 gününden sonra yürürlüğe girecek özel yasalarda muhalif hüküm taşıması hali için geçerli değildir. DZ ve DZ’nı durduran-kesen sebepler, TCK..nun öncelikle uygulanması gerekli 67. maddesinde tahdidi olarak sayılmış bulunmaktadır. Şu durumda, CMK bir usul kanunu olmasına karşın, suç ve yaptırım terorisi konusunda yer verdiği hükümler açısından ceza hükmü taşıyan bir kanun olarak bu noktada TCK.nun 67. maddesi hükmü ile çatışma halindedir. Bu anlamıyla, CMK eğer TCK.ndan önce yürürlüğe girse idi, TCK.nun genel hükmü olan 67. maddesinin hükmünün bu noktada geçerli olacağından kuşkumuz olmayacaktı. Fakat 5237 s. TCK ile 5271 s. CMK aynı gün (01.04.2005) yürürlüğe girecektir. O zaman aynı gün yürürlüğe girecek her iki yasadan özel yasa olan CMK’nun bu hükmünün ölü doğduğu iddia edilemeyeceğine göre CMK.nda yer alan uzlaşmaya ilişkin bu DZ’nı durduran sebebin de dikkate alınacağı sonucuna varmak herhalde hatalı bir düşünceyi yansıtmıyor olsa gerek.

(D) DAVA ZAMANAŞIMININ DURMASININ ETKİLERİ VE SONUÇLARI :

Bir suçun işlenmesiyle birlikte başlayan DZ, hiçbir engelle karşılaşmadığı takdirde, suçun gerektirdiği cezaya göre değişen sürelerin dolması ile tamamlanır ve sonuç ile etkilerini doğurur. Bununla birlikte, DZ’nın yukarıda andığımız bir takım engellerle karşılaşması mümkündür.[54] DZ’nı durduran sebepler olarak gösterilen izin, karar, bekletici mesele ve hakkında kaçak olduğuna dair mahkemece karar verilmiş bulunan sanık hakkında, suçun işlendiği günden başlayan DZ süresi, izin ve karar alınması, bekletici meselenin çözülmesi ve kaçaklık kararının kaldırılmasına kadar DZ duracak, diğer bir değişle işlemeyecektir.[55] Kanunumuz, kesme sebeplerinden farklı olarak, uzamaya azami bir sınır biçmemiştir, yani süre ne kadar uzun olursa olsun durduran sebep varlığını korudukça DZ tekrar işlemeye başlamayacaktır.[56]

Kanun durma süresinin bitiş noktasını göstermiş olmasına karşın başlama noktasını göstermemiştir. Esasen buna gerek de yoktur. Şu halde, 66. maddenin 6. fıkrası gereğince suçun işlenmesi ile başlayan DZ süresi, izin veya karar alınması için yetkili mercie müracaat edildiği, bekletici meselenin ortaya çıktığı veya fail hakkında kaçak olduğuna dair mahkeme tarafından karar alındığı gün duracaktır. İzin veya karar alındığında, bekletici mesele çözüldüğünde ya da kaçak hakkındaki karar kaldırıldığında DZ kaldığı yerden işlemeye devam eder. Demek oluyor ki, DZ’nı durduran nedenden önce işlemiş olan süre etki ve sonuçlarını koruduğundan geçerliliğini sürdürecektir.[57] Bu nedenle durmadan önce işleyen süreye durmanın sona ermesinden sonra işleyecek sürenin eklenmesi gerekir ki, bu durum durmayı kesilmeden ayıran en önemli özelliktir.

Kanunumuz, CZ’ndakinin ve DZ’nı kesen sebeplerin aksine, DZ’nı durduran sebeplerin şeriklere etkisini kabul etmemiştir.[58] Yani, iştirak halinde işlenen suçlarda DZ’nı durduran sebep hangi fail hakkında ortaya çıkmışsa, DZ süresi de, yalnız o şerik hakkında duracaktır.[59]

DZ süresi dolduğunda soruşturma hazırlık aşamasında ise C. savcısı takipsizlik kararı, yargılama veya temyiz safhasında ise mahkeme, Yargıtay veya Bölge Adliye Mahkemesi diğer iddialardan önce 5271 s. CMK m. 223/8 gereğince “düşme kararı” verecektir (66. madde açıklamalarına bkz).[60]

II.- DAVA ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN KESİLMESİ (2. fıkra) :

(A) GENEL OLARAK : 765 s. TCK.nda DZ’nı kesen sebepleri 104. maddede: “Hukuku âmme dâvasının müruru zamanı, mahkûmiyet hükmü, yakalama, tevkif, celp veya ihzar müzekkereleri, adlî makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. Müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir./ Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddit ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müddetini 102'nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilâvesiyle baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz.” biçiminde, 105. maddede ise: “Kanunun bir seneden aşağı müruru zaman tâyin ettiği hallerde her türlü usulî muamele müruru zamanı keser./ Ancak 103'üncü maddeye göre müruru zaman işlemeğe başladığı günden itibaren bir seneden aşağı müruru zamana tabi kabahat nev'inden suçlarda bir sene içinde mahkûmiyet kararı verilmemiş olursa hukuku âmme dâvası müruru zamana uğrar.” şeklinde kaleme alınmışken, 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 2. fıkrasında: “Bir suçla ilgili olarak;/ a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,/ b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,/ c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi,/ d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi,/ Halinde, dava zamanaşımı kesilir.” şeklinde düzenlenmiştir.

Görüldüğü gibi, yukarıya alınan madde metinlerini karşılaştırdığımızda, aralarındaki temel farkın, 765 s. TCK.nunda DZ’nın kesen nedenler[61] arasında sayılan “yakalama, celp veya ihzar müzekkereleri, sanık hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar”a, 5237 s. TCK.nda yer verilmemesi; eski yasada DZ’nı kesen sebeplerin 1 yıllık DZ süresine göre iki farklı şekilde tesbit olmasına karşın yeni düzenlemede bu ikili ayrımın ortadan kaldırılması ve bunu sağlamak için de eski 105. maddenin yeni metne alınmaması olduğunu görüyoruz.

(B) DAVA ZAMANAŞIMINI KESEN SEBEPLER :

1- Savcı Tarafından İfade Alınması veya Sorguya Çekilme : 765 s. TCK.nun 104/1. maddesinde bu husus, “adlî makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi” olarak ifade edilmekte iken 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 2. fıkrasının a bendinde “şüpheli veya sanıklardan birinin savcı tarafından ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi” olarak terimlendirilmiştir. Görüldüğü gibi, “maznun” sözcüğünün içi, yerine “şüpheli veya sanık” sözcükleri tercih edilerek doldurulmuş, “adli makamlar” terimindeki belirsizlik giderilmiş olduğu gibi, eskiden sadece sanığın sorgusunun yapılması DZ’nı kesen sebep olarak görülmekte iken yeni düzenlemede bunun yanında haklı olarak şüpheli veya sanığın savcı huzurunda ifadesinin alınması da DZ’nı kesen sebeplerden biri olarak kabul edilmiştir.

5271 s. CMK.nun Tanımlar alt başlıklı 2. maddesinde bu kavramlar teker teker tanımlanmıştır Buna göre, “Şüpheli”: Soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişiyi, “Soruşturma”: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi, “Kovuşturma”: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi, “Sanık”: Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi, “İfade alma”: Şüphelinin kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısı tarafından soruşturma konusu suçla ilgili olarak dinlenmesini, “Sorgu” ise: Şüpheli veya sanığın hâkim veya mahkeme tarafından soruşturma veya kovuşturma konusu suçla ilgili olarak dinlenmesini ifade eder. Belirtelim ki, CMK.nun yapmış olduğu sorgu kavramının bu tanımı yetersiz ve ek-sorgu’yu da kapsıyor gibi intiba yaratmaktadır. Ancak CMK.nun sorgu ile ilgili maddeleri incelendiğinde sorgu kavramında bir genişletilme olmadığı anlaşılmaktadır.

Buna göre yeni düzenlemede, şüphelinin hazırlık aşamasında adli zabıta birimi tarafından ifadesinin alınması DZ’nı kesen bir sebep olarak kabul edilmemiş,[62] sadece C. savcısı tarafından ifadesinin alınmasında bu kesici etki benimsenmiştir. C. savcısı tarafından ifade alınmanın ve hakim tarafından dava ile ilgili olarak sorguya çekilmenin şüpheli veya sanık sıfatıyla ve haklarının da hatırlatılarak yapılması şarttır. Fakat şüpheli veya sanığın 5271 s. CMK.nun 147. maddesi [1412 s. CMUK m. 135] gereğince kendisine hatırlatılan haklarından susma hakkını kullanması da yapılanın sorgu olması özelliğini kaybettirmez. Fakat dikkat edilmelidir ki, sadece tutuklanma istemiyle hakim tarafından dinlenmesi anlamına gelmeyen sorgu kavramından teknik olarak anlaşılması gerekenin ne olduğu anıldığı gibi CMK.da gösterilmiştir. Fakat sonradan sanık olsa bile daha önce tanık olarak dinlenmesi[63] veya sanığa keşif sırasında sorular sorulması da[64] yargılama hukuku yönünden sorgu sayılmadığı için DZ’nı kesmeyecektir. Hakeza ek-savunma da sorgu sayılmaz.

Bilindiği gibi, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’da olduğu gibi, özel kanunlarla sorgu yargıcının kullandığı sorgu yetkisinin hakimden başka organlara da verildiğini biliyoruz. Doktrindeki genel eğilim, böyle bir sorgunun da DZ’nı keseceği yönündedir.[65] 765 s. TCK.nun 104/1. maddesinde yer alan “adli makamlar huzurunda” tabirine yeni düzenlemede yer verilmemesi böyle bir görüşe varmada işimizi daha da kolaylaştırmaktadır.

Yargıtay, bozmadan sonra sanığa bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulmasını sorgu olarak kabul edilemeyeceğine ve bu sormanın DZ’nı kesmeyeceğine karar vermiştir (CGK. 11.4.1981, 7-27/175; 9. CD. 24.12.1982, 4239/4329).

C. Savcısının istisnai olarak sorgu yapabilme yetkisi 3005 s. Meşhut Suçların Muhakeme Usulü Kanunu’nun 4/6. maddesinde düzenlendiği, bunun yapısı itibariyle DZ’nı kesen sorgu niteliğinde bulunduğu doktrinde ileri sürülmüş idi. Fakat, yeni düzenlemede DZ’nı kesen sebeplere C. Savcısının ifade alması da eklenmiş olduğuna göre bu tartışmaya kesin olarak son verilmiştir.

2-Tutuklama Kararının Verilmesi : 765 s. TCK.nun 104/1. maddesinde DZ’nı kesen sebeplerden bazısı “mahkûmiyet hükmü, yakalama, tevkif, celp veya ihzar müzekkereleri” olarak sayılmışken yeni düzenlemede “tutuklama kararının verilmesi” denilerek bunlardan sadece tutuklama kararına (müzekkeresi) kesici bir etki tanınmıştır. Buna göre, şüpheli veya sanık hakkında kaçak ya da saklanmış olması halinde çıkarılan yakalama müzekkeresi (5271 s. CMK m. 98; 1412 s. CMUK m. 131/1), sanığın sorgusunun yapılması için davetiye ile çağrılmasını ifade eden celpname (5271 s. CMK m. 145; 1412 s. CMUK m. 132), hakim tarafından sanığın zorla getirilmesi amacıyla hakim tarafından çıkarılan ihzar müzekkeresi (5271 s. CMK m. 146; 1412 s. CMUK m. 133) bundan böyle birer DZ’nı kesme sebebi olarak kabul edilemeyeceklerdir. Buna karşın şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararının verilmesi DZ’nı kesecektir. Maddede, “tutuklama kararı verilmesi”nden söz ettiğine göre DZ bu kararın verildiği gün kesilecektir. Ayrıca, sanık veya sanıklardan biri hakkında CMK.nun 100. ve devamı maddeleri gereğince hangi suçtan ötürü tutuklama kararı verilmişse sadece o suç için DZ kesilmiş olacaktır.[66] Yine tutuklama kararının tefhim veya tebliği şart olmadığına göre tutuklama kararının yüze karşı (vicahi) veya yoklukta (gıyabi) [CMK.nun 248/5. maddesinde olduğu gibi] verilmesi arasında da fark yoktur.[67] Keza tutuklama kararının tanzim edilmiş olması yeterli olduğundan, infaz edilmiş olması da şart değildir.[68]

Yargıtay çok yerinde olarak, yurt dışında bulunan sanığın Türk makamlarına niyabeten tutuklanması işleminin de DZ’nı keseceği görüşündedir (CGK. 28.3.2000, 4-50/52).[69]

3-C.Savcısının Suçla İlgili İddianame Düzenlemesi : İddianameden kasıt, C.Savcısı tarafından CMK.nun 170. maddesine [1412 s. CMUK m. 163] göre mahkemeye hitaben yazılan ve kovuşturma devresinin başlatılmasını sağlayan belgedir. 765 s. TCK.nun DZ’nı kesen sebepleri içeren 104. maddesinde “...C. Müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile...” denilmişken, TCK.muz 67. maddenin 2. fıkrasının (c) bendinde daha açık seçik bir ifade ile, “Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi” tabiri kullanılarak bu husus dile getirilmiştir. Buna göre, suçla ilgili iddianamenin düzenlenmesi DZ’nı kesmesi için yeterli olup ayrıca sanığa tebliği şart değildir.[70] İddianamenin mahkemece iade edilmiş olmasının önemi yoktur.

Herhalde iddianame benzeri belgeler de, iddianame etkisi doğurdukları için DZ’nı kesici etkileri kabul edilmelidir, şeklinde düşünülebilir. Örneğin, Karayolları Trafik Kanunu gereğince Sulh Ceza mahkemesine verilen belgelerde olduğu gibi. Ancak şahsi dava müessesesi kaldırıldığı için bundan söz etmeye gerek yoktur. Esasen maddede, “iddianame ve iddianame yerine geçen...” teriminin kullanılması bu nedenle daha yerinde olacaktı. Fakat hemen bütün TCK Öntasarılarında buna yer verilmiş olmasına rağmen kanunkoyucunun yeni TCK.da buna yer vermemesi bir unutkanlık eseri olduğu söylenemez. Bu sebeple kanunkoyucunun, iddianame benzeri kararlara yer vermemesi, iradesini bunlara DZ’nı kesme etkisi tanımadığı şeklinde yorumlanmalıdır.

4-Mahkûmiyet Kararı Verilmesi : Bu hususa, 765 s. TCK.nun 104. maddesinde “mahkûmiyet hükmü… ile” şeklinde, yeni düzenlemede ise “Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi... halinde” biçiminde işaret edilmiştir. Buna göre, iştirak halinde işlenen suç bile olsa veya davaları birleştirilen ve aynı dosyada haklarında kovuşturma süren birden çok sanık bulunur da sanıklardan biri hakkında mahkûmiyet kararı verilirse DZ’nın kesilmiş olacağı açıktır. Fakat belirtelim ki burada sözkonusu olan kesinleşmemiş mahkûmiyet kararıdır.[71] Mahkumiyet kararı kesinleşmiş bulunursa artık DZ yerini CZ’nına bırakacağından DZ’nın kesilmesi de gündeme gelmeyecektir.

Mahkumiyet kararının, yüze karşı verilmesi ile yoklukta verilmesi arasında fark gözetilmediği gibi sanığa tebliğine de gerek yoktur.[72] Gerçekten de, 765 s. TCK.nun 104. maddesinin 11.6.1936 tarih ve 3038 sayılı Kanunla değiştirilmeden önceki halinde, bir usul işleminin DZ’nı kesici etki kazanabilmesi için sanığa tebliği şart iken, anılan bu değişiklik ile bu kaldırılmıştır. Yeni düzenlemede, böyle bir şarta yer verilmemesi bunun aranmadığını göstermektedir. Hakeza, verilmiş bulunan mahkûmiyet kararının sonradan herhangi bir sebeple bozulması veya kaldırılması, DZ’nın kesilmiş bulunmasına bir etkisi olmaz. Madde metni çok açık bir şekilde “mahkûmiyet”ten söz ettiğine göre, mahkemece verilecek beraat kararının DZ’nı kesici bir etkisi bulunmayacaktır.[73] Herhalde, sanığın lehine olan DZ kurumunun sanığın aleyhine bir sonuç doğurması beklenemeyecektir. Mahkûmiyet hükmü Yargıtay veya Bölge Adliye Mahkemesi tarafından bozulduktan sonra esas mahkemenin vereceği direnme kararı yeni bir mahkûmiyet kararı olduğundan DZ tekrar kesilmiş olacaktır.[74] Madde metnine göre, görevsizlik veya yetkisizlik kararları birer mahkumiyet kararı niteliğinde bulunmadıkları için DZ’nı kesmeleri de sözkonusu olamaz (6. CD. 25.9.2001, 6-168/171).[75] Hakeza, TCK.nun 75. maddesinde düzenlenen önödeme, bir mahkumiyet kararı olarak nitelendirilemeyeceği için DZ’nı kesmez.[76] Eski uygulamamızda hüküm niteliğinde bulunduğu için DZ’nı kesici etkileri kabul edilen Ceza Kararnamesi (1412 s. CMUK m. 386 vd.) kurumu[77] yeni düzenleme ile kaldırıldığı için bu konuda problem kalmamıştır.

Yabancı ülkelerde verilen hükümlerin sonuçlarının belli şartlarda (5237 s. TCK nun 8. vd. maddeleri) Türkiye’de bazı etkiler yaratabildikleri bilinmekte ise de, Yabancı ülke yargı mercilerinden verilen mahkumiyet kararlarının DZ’nı kesici etkileri yoktur.[78] Esasen zaten yabancı mahkeme kararlarının yeni TCK.nun 19. maddesi çerçevesinde Türkiye’de bazı sonuçlar meydana getirebilmeleri de ancak kesinleşmiş bulunmalarına bağlıdır ki DZ’nda mahkumiyet kararlarının kesinleşmemiş bulunması aranmaktadır.

5- Diğer Kesme Sebepleri : Eski TCK.nunda bir DZ kesme sebebi olarak “son tahkikatın açılmasına dair olan karar”dan söz edilmekteydi.[79] Fakat 5271 s. CMK.nunda “soruşturma” ve “kovuşturma” evresi dışında böyle bir kuruma yer verilmediği gibi, 1412 s. CMUK.nda da sonradan yapılan değişiklik ile bu kurum metinden çıkarılmış ve maddenin bu hükmü uygulanırlığını kaybetmişti. Bu nedenle son tahkikata ilişkin böyle bir ibarenin metinden çıkartılması yerinde olmuştur.

Belirtelim ki, TCK.muz DZ’nı kesme sebeplerini tahdidi (sınırlı) olarak saymış olup kıyas yoluyla bunlara başka sebeplerin eklenmesi mümkün değildir.[80] Aksine durum kanunilik prensibine aykırılık oluşturur.

(C) DAVA ZAMANAŞIMINDA KESİLMESİNİN ETKİSİ VE SONUÇLARI :

1-Süre Açısından : DZ’nı kesen sebep ortaya çıktığında, suç tarihinden o ana kadar geçmiş olan süre yanar ve kesilmenin meydana geldiği günden (bu gün 1. gün olarak hesaba dahil edilir) itibaren DZ yeniden işlemeye başlar[81] (m. 67/3). Fıkrada kullanılan “kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren” deyişinden anlaşılan budur. Geçmiş olan sürenin yanması, her kesme sebebinin ortaya çıkması halinde de geçerlidir. Böylelikle her kesme sebebi ortaya çıktığında daha önce geçmiş bulunan süre yanacaktır. Fakat, DZ’nı kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlayacaktır (m. 67/3). Yeni düzenlemede kabahat ve cürüm ayrımına son verilip suç terimi tercih edildiği için bu sonuç, her suç türü için geçerlidir. Meğer ki, TCK.nda DZ’nın işlemeyeceğinin açıkça belirtildiği suç tipleri istisna edilmiş olsun.

Şu var ki, kesme sebepleri ne kadar çok olursa olsun hiçbir halde 66. maddede öngörülen olağan zamanaşımı sürelerinin yarısının eklenmesinden oluşan olağanüstü sürelerden fazla uzatamayacaktır. Buna göre, iki kesme tarihi arasında da DZ süresi dolmuş olabilir.[82] 67. maddenin 4. fıkrası bu hususu şu şekilde ele almıştır: “Kesilme halinde, zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak Kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzar.” Gerçekten de, kesme sebeplerinin çok olduğu durumlarda eğer DZ sürekli yeniden başlatılsaydı bu durum sonsuza dek sürecek ve bu da zamanaşımı ile güdülen amaca aykırı bir sonuçlamayı beraberinde getirecekti.[83] Bu sebeple kanunkoyucu, tayin ettiği ve yaş gruplarına göre teker teker belirlediği azami sürelerin geçmesi ile artık devletin faili cezalandırmaktan vazgeçmesini öngörmüştür. Örneğin, reşit bir kişi tarafından bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen göçmen kaçakçılığı suçunda 79. maddenin 1. fıkrasında belirtilen cezanın üst sınırı olan 8 yılın 2. fıkra gereğince yarı oranında arttırılması sonucunda bulunacak 12 yıl DZ’nına esas alınacak ceza miktarını oluşturacaktır. Buna göre konu suçun zamanaşımı süresi suçun işlendiği günden itibaren 15 yıldır. Kesilmeler dolayısıyla ancak yarı oranında arttırılarak 22 yıl 6 aya kadar uzayacaktır.

DZ süresi dolduğunda soruşturma hazırlık aşamasında ise C.Savcısı takipsizlik kararı, yargılama veya temyiz safhasında ise mahkeme, Yargıtay veya Bölge Adliye Mahkemesi eskisinden farklı olarak “ortadan kaldırma” değil, 5271 s. CMK m. 223/8 gereğince “düşme kararı” verecektir (66. madde açıklamalarına bkz). Ancak burada, CMUK.nun 253/son. maddesinde yer alan, “derhal beraat kararı verebilecek hallerde durma veya düşme kararı verilemez” hükmünün gözününde daima bulundurulması gerektiğini vurgulayalım.[84] Ayrıca önemle belirtelim ki, zamanaşımı varken Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi hükmün esasını tetkik edemez.

O l a ğ a n ü s t ü D Z S ü r e l e r i :

(a) Fiil tarihinde 18 yaşını bitirmiş (reşit olan) kişiler için “ u z a m ı ş ” şekliyle azami dava zamanaşımı süreleri (m. 67/4. delaletiyle m. 66/1. fıkra):

· Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 45 yıl,

· Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 37 yıl 6 ay,

· Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 30 yıl,

· Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 22 yıl 6 ay,

· Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 12 yıl.

(b) Fiil tarihinde 15-18 yaş grubu arasında bulunan çocuklar için “ u z a m ı ş ” şekliyle azami dava zamanaşımı süreleri (m. 67/4 delaletiyle m. 66/2. fıkra):

· Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 30 yıl,

· Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 25 yıl,

· Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 20 yıl,

· Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 15 yıl,

· Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 8 yıl.

(c) Fiili tarihinde 12-15 yaş gurubu arasında bulunan çocuklar için “ u z a m ı ş ” şekliyle azami dava zamanaşımı süreleri (m. 67/4 delaletiyle m. 66/3. fıkra):

· Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 22 yıl 6 ay,

· Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 18 yıl 9 ay,

· Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda 15 yıl,

· Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 11 yıl 3 ay,

· Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 6 yıl.

2- DZ’nı Kesen Sebeplerin Suç Ortaklarına Etkisi Açısından : DZ’nı kesen sebeplerin şeriklere sirayeti, 765 s. TCK.nun 106. maddesinde, “Bir suçtan dolayı yapılan ve müruru zamanı kesen muameleler o suçlarda her ne suretle olursa olsun iştiraki olup da aleyhlerinde takibat veya tahkikat yapılmamış olan kimseler hakkında dahi müruru zamanı keser.” şeklinde düzenlenmişti. Aynı hususa, 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 2. fıkrasında, “sanıklardan birinin”, “sanıklardan bir kısmı” terimlerinin madde metniyle kaynaştırılması suretiyle yer verilmiştir.[85] Görüldüğü gibi, eski yasamız “o suçlarda her ne suretle olursa olsun iştiraki” sözü ile asli ve fer’i iştirak arasında fark gözetmemeyi ifade etmiştir.[86] Aynı hükmün “kimseler hakkında dahi” şeklindeki belirsizlik yaratıcı sözü ise doktrin ve uygulamada fikir ayrılıklarına sebep olmuştu. Bu terimin mefhumu muhalifinden aleyhlerinde kovuşturma yapılmış veya yapılmakta olan suç şeriklerine sirayetin kabul edilmediği sonucunu çıkaran Yargıtay’ın bu görüşü yansıttığı bazı kararları kovuşturma başlamadan önce kaçarak izini kaybettirmeyi başarmış sanıkları ödüllendirmek anlamına gelmekte idi.[87] Oysa madde metni oldukça açıktır; haklarında henüz kovuşturma yapılmamış şerikler hakkında dahi sirayet kabul edildiğine göre kovuşturma başlamış bulunuyorsa hayli hayli ve de öncelikle etki kabul edilmeli idi.

Şimdi, 765 s. TCK.nun, “Bir suçtan dolayı yapılan ve müruru zamanı kesen muameleler o suçlarda her ne suretle olursa olsun iştiraki olup da aleyhlerinde takibat veya tahkikat yapılmamış olan kimseler hakkında dahi müruru zamanı keser.” şeklindeki 106. maddedeki düzenleniş doğrultusunda, kesilmenin şahsiliğini değil, şikayetten feragat gibi algılayarak kesilmenin şeriklere sirayetini kabul etmiş bulunan 5237 s. TCK.muzun, Hükümet Tasarısı ve Alt Komisyonda benimsenmeyip TBMM görüşmeleri sırasında eklenmiş, bu konudaki düzenlemesini irdeleyelim: 5237 s. TCK.nun 67. maddesinin 2. fıkrası aynen şu şekildedir: “Bir suçla ilgili olarak;/ a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,/ b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,/ c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi,/ d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi,/ Halinde, dava zamanaşımı kesilir.” Görüldüğü gibi, eskisinde olduğu gibi yeni madde metninden de, birden çok failin iştiraki ile işlenen suçlarda, şeriklerden biri hakkındaki DZ’nı kesme sebebinin diğerlerine de sirayet edeceği anlamı mutlak bir şekilde çıkmaktadır. Bu anlamda, suç ortakların asli veya fer’i, yeni deyimle azmettiren veya yardım eden olup olmadıkların bir önemi de bulunmamaktadır.

Buraya kadar bir sorun yoktur; sorun, aralarında iştirak iradesi veya reel ilişkisi olmasa bile, örneğin birleştirme nedeniyle, birden çok sanık için aynı dosya üzerinden yargılama yapıldığında, şeriklerden biri hakkında gerçekleşecek DZ’nı kesme sebebinin diğer suç ortaklarını da etkileyip etkilemeyeceği ve onlar için de DZ’nın kesilip kesilmeyeceğidir.[88] Madde metinlerine lafız açısından yaklaştığımızda, bu noktada eski düzenlemeye kıyasla belirsizliğin giderilmesi yerinde katmerleşerek sürmekte olduğunu görmekteyiz. Eski yasada açıkça kullanılan “iştirak” sözüne yer vermeyen kanunkoyucunun ihdas ettiği yeni madde metni ilk bakışta, soruyu olumlu anlamıyla “evet”leyen bir intiba yaratıyor gibi görünmektedir. Böyle bir yorum, neresinden bakılırsa bakılsın, bu açılımın çok doğal bir uzantısı olarak bizi daha aşırı durumlara kadar götürebilecektir. Örneğin, davanın ayrı görülmesi mümkün iken, yani davaların birleştirilmesi zorunlu değilken davalar birleştirilmişse, bir şerik için DZ’nı kesen sebebi diğer şeriklere de etkili kılmamız gerekecektir. Kanunumuz bu konuda bir istisna öngörmediğine göre, böyle bir sonuç çıkarımı bizi, her iki halde de kesen sebebi tüm suç ortaklarını etkilediğini kabul etmeye zorlayacaktır. Haklı bir gerekçe bulmakta zorlanacağımız ve maddeye yanlış anlam yüklemenin ürünü olan böyle bir sonuçlama herhalde, DZ ile güdülen amaca, hükmün konuluş saikine ve yorum tekniğine uygun düşmeyecektir. O halde, kanunkoyucunun bu maddeyi sevk etmedeki amacını tesbit etmemiz, bundan hareketle bu tesbitin kıyasa yol açmayacak en sağlıklı yoruma bizi götürmesi en akıllıca yol olarak belirmektedir. Hareket noktamız bu olunca; belirtelim ki, ilgili fıkranın karşılığını oluşturan 106. maddenin konuluş sebebinin ne olduğu konusunda değişik fikirler yürütülmüştü. Azınlıkta olan birinci görüş,[89] 106. maddenin konuluş saiki, şikayetten feragatte olduğu gibi DZ’nın bazı failler hakkında kesilip diğerleri hakkında kesilmemesini kabul etmenin ahlaka aykırı görülmesi biçiminde idi. Hakim görünen ikinci görüşe ise,[90] bu hükmün kamu davasının bütünlüğünü korumak için kanuna konulduğu ve bu suretle adalet ve sanıklara eşit muamelede bulunma düşünceleri de sağlanmış bulunacağı şeklinde idi.

DZ’nda durma sebeplerinin diğer şeriklere sirayetini kabul etmeyen, kanunun kabul aşamasında, DZ’nın kesilmesinin “şeriklere sirayeti”ni metne kaynaştırmak suretiyle fıkrayı koymakla birlikte, fıkranın bu noktasına ilişkin hiçbir bir gerekçe göstermeyen kanunkoyucunun bu tavrını aceleciliğe ve acemiliğe yormak gerekir. İlkin, maddede kullanılan terimlerin açılımını yapmamız gerekecektir. Dikkatle bakıldığında, fıkranın başlangıç cümlesini oluşturan “Bir suçla ilgili olarak;” kavramının kullanıldığını görmekteyiz…

(D) DURMA VE KESİLME SEBEPLERİ ARASINDAKİ FARKLAR:

· CZ’nda, süreyi kesen bir sebebin ortaya çıkması halinde, o güne kadar işlemiş olan süre yanarken ve baştan itibaren yeniden işlemeye başlarken, DZ’nda durmadan önce işlemiş bulunan süre saklı kalmaktadır.

· CZ’nda kesilme sebebiyle yandıktan sonra yeniden işlemeye başlama sınırlandırılmıştır, oysa durma sebebi varlığını korudukça süre olduğu yerde beklemeye devam eder.

· Durma ve kesme nedenleri birbirlerinden nitelikleri gereğince farklı olduğundan bir arada uygulanmaları olanaklıdır. Bu halde, durma sebebi varlığını korurken kesilme sebebi ortaya çıkarsa süre işlemezken, kesilme sebebi bulunduğunda durma sebebi ortaya çıkarsa süre duracaktır.

· İştirak halinde işlenen suçlarda DZ’nın kesilme sebeplerinin diğer şeriklere etkili olacağı kabul edilmişken, durma sebeplerinde bu etki kabul edilmemiştir. Gerçekten de, kesilme sebeplerinde şeriklere sirayetini açıkça kabul eden kanunkoyucunun durma sebeplerinde böyle bir açıklığa yer vermemesi, aynı sonucu burada kabul etmediğini göstermektedir. O halde, iştirak halinde işlenen suçlarda durma sebebi hangi şerik hakkında oluşmuşsa, DZ süresi de sadece o şerik hakkında duracaktır.

ELEŞTİRİ :

· “Bu maddenin ifadesi son derece bozuktur.”[91]

· “Belirtmek gerekir ki “kaçak” terimi hukuki bir terim değildir ve yasalar ile de tanımlanmamıştır. Bu konuda gerekçe de bir açıklığı içermemektedir. Hüküm bu hali ile sorun çıkarabilecek niteliktedir.”[92] [Bu eleştiri, 5271 s. CMK veya tasarısını incelemeden kaleme alınmanın sağlıksız ve isabetsiz bir ürünü olduğu için dikkate alınacak bir yönü yoktur. Zira yeni CMK.nunda kaçak tanımı dahi yapılmış olduğu gibi bu kavrama Hükümet Tasarısında da yer verilmiş idi.]

YARGITAY KARARLARI :

* “…Özel daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, suçların sübutuna ilişkindir. İnceleme konusu olayda; Sanığın 7.8.1979 doğumlu olan Rahime’yi 1994 yılı ekim ayı içinde komşularının evine çağırarak rızaen cinsel ilişkide bulunduğu ve bir süre alıkoyduğu, başlangıçta olayı kimseye anlatmayan katılanın ilerleyen süreç içinde sanığın söz vermesine karşın kendisiyle evlenmeye yanaşmaması nedeniyle durumu ailesine bildirdiği ve C. Savcılığına başvurarak sanıktan şikayetçi olduğu, açılan kamu davasının yargılaması sırasında mahkemece yapılan sorgusunda suçunu açık biçimde ikrar eden sanığın 3.8.1995 tarihinde katılanla evlenmesi üzerine hakkındaki kamu davasının TCY’nın 434. maddesi uyarınca teciline karar verildiği, bilahare Isparta Asliye Hukuk Mahkemesinin 6.11.1997 gün ve 448-1362 sayılı ilamı ile katılanın şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı olarak açtığı boşanma davasının kabulüne ve tarafların boşanmalarına karar verildiği, kararın ise 7.7.1998 tarihinde kesinleştiği, boşanmaya haksız surette neden olan sanık hakkındaki takibatın TCY’nın 434. maddesi uyarınca yenilendiği ve yargılama sonunda beraatine karar verildiği, hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece; sanığın reşit olmayan katılanla rızasıyla cinsel ilişkide bulunmak ve kaçırmak suçlarının sabit olduğu gerekçesiyle bozulduğu, Yerel Mahkemenin ise önceki hükmünde ısrar ettiği, sanığın mahkeme huzurundaki açık ikrarı, katılanın iddiası, doktor raporları, boşanma ilamı, nüfus kayıtları gibi kanıtlardan kuşkuya yer bırakmayacak biçimde anlaşılmaktadır.

Sanığın sabit olan, 15 yaşını bitirmiş geyrireşit katılanla cinsel ilişkide bulunmak suçu TCY’nın 416/son, rızaen alıkoymak suçu ise 430/2. maddesine uymaktadır. Anılan maddelerde belirtilen hürriyeti bağlayıcı cezaların üst sınırına göre, bu iki suç da TCY’nın 102/4. maddesi uyarınca 5 yıllık asli dava zamanaşımı süresine tabidir. Ancak, kamu davasının açılması, sanığın sorgusu gibi zamanaşımını kesen ve yeniden işlemeğe başlamasına neden olan işlemler de dikkate alındığında, sanığın her iki suçunun TCY’nın 102/4 ve 104/2. maddelerine göre belirlenen dava zamanaşımı sürelerinin asli ve fer’i olmak üzere 7 yıl 6 ay olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, sanığın her iki suçu da 1994 yılı ekim ayında işlediği anlaşılmakta ise de, suçların ekim ayının hangi gününde işlendiği kesin biçimde saptanamamıştır. Bu bakımdan, zamanaşımının hesabında sanığın en lehine sonuç verecek tarih olan 1 ekim 1994 gününün zamanaşımının başlangıç günü olarak kabulü zorunludur. Bu aşamada incelenmesi gereken bir başka sorun da, TCY’nın 434. maddesi uyarınca verilen tecil kararına esas olan evlenmenin zamanaşımını kesip kesmeyeceği ya da durdurup durdurmayacağı, dolayısıyla evlenme tarihi ile boşanma kararının kesinleşme tarihi arasındaki sürenin dava zamanaşımı hesabında dikkate alınıp alınmayacağı husudur.

TCY’nın 104/1. maddesinde dava zamanaşımını kesen nedenler, 107. maddesinde ise zamanaşımını durduran sebepler sayılmıştır. Öğreti ve yargısal kararlarda genel kabul gördüğü üzere, bu nedenler anılan maddelerle sınırlı olarak sayılmış olup yorum yoluyla genişletilemezler. Kamu davasının ertelenmesine konu evlenme ise, anılan maddelerdeki nedenler arasında sayılmamaktadır. Nitekim bu genel ilke doğrultusunda CGK’nun 3.10.1988 gün ve 220/322 sayılı kararında; evlenme nedeniyle kamu davasının ertelenmesinin zamanaşımını durdurmayacağı vurgulanmış, yine öğretide değişik yazarlar tarafından; “dava zamanaşımı süresinin evlenmekle kesilmediği ve durmadığı” belirtilmiştir. Bu görüşten hareketle; suç tarihinden itibaren başlayan dava zamanaşımının evlenmekle kesilmediği ve durmadığının kabulü gerekmektedir.

Bu itibarla; somut olayda suç tarihi olarak belirlenen 1 ekim 1994 tarihinden inceleme tarihine kadar iddianame yazılması, sanığın sorguya çekilmesi gibi zamanaşımını kesen işlemler de dikkate alındığında TCY’nın 102/4 ve 104/2 maddelerinde öngörülen 7 yıl 6 aylık dava zamanaşımı süresi dolmuştur. Zamanaşımı gerçekleşmiş bulunduğundan sanığın her iki suçtan beraatine ilişkin Yerel Mahkeme direnme hükmünün bozulmasına, sanığın zorla ırza Geçmek suçundan dönüşen suç niteliğine göre reşit olmayan 15 yaşını bitirmiş katılanla rızaen cinsel ilişkide bulunmak ve alıkoymak suçlarına ilişkin kamu davalarının CYUY’nın 322. maddesi uyarınca ortadan kaldırılmasına karar verilmelidir...” (CGK. 3.6.2003, 5-106/232; aynı doğrultuda CGK. 16.4.2002, 5-106/232) [Kararın İrdelenmesi: Karara konu suçun dayanağını teşkil eden maddelerden biri olan 434. madde yeni TCK.nuna alınmamış ise de, karar niceliği itibariyle konunun anlaşılması için uygulayıcıya ışık tutacağı düşünülerek kitaba alınmıştır..]

* “Yargılama aşamasında verilen görevsizlik kararları TCY.nın 104. maddesinde sayılan nedenlerden olmadığı için dava zamanaşımını kesmeyeceği açıktır. Buna bağlı olarak görevsiz mahkemede sorguya çekilen sanığın görevli mahkemede, görevsizlik kararına karşı diyeceklerinin saptanması yargılama hukuku yönünden sorgu niteliğinde olmayıp savunmasının alınmasından ibarettir. Zira görevsiz mahkemede yapılan sorgu ile dava zamanaşımı kesilmiş olup görevli mahkemede savunmanın alınmasına yönelik çıkarılacak celp veya ihzar müzekkeresi de sorgu amaçlı olmadıkları için dava zamanaşımını kesmeyeceklerdir...” (6. CD. 25.9.2001, 168/171)

* “Sanık Fransa’da 18.8.1998 günü Türkiye’ye iade amacı ile Türk makamlarına niyabeten tutuklanmıştır. Bu tutuklama işlemi TCY.nın 104. maddesinin 1. fıkrasında sayılan dava zamanaşımını kesen nedenlerden olan “tevkif” niteliğinde bir işlem olup sanığın kaçmasını engellemek ve Türkiye’ye iadesini sağlamak için 7.1.1999 gün ve 13.12.1999 tarihleri arasında 11 ay 6 gün sürmüştür. Bu işlem Türk makamlarına niyabeten yapılmış ve dava zamanaşımını kesen nedenlerden olan bir tutuklama kararıdır. O halde Fransa’da sanığın 18.8.1998 tarihinde Türk makamlarına niyabeten tutuklanması ile dava zamanaşımı kesilmiş olup asli dava zamanaşımı gerçekleşmemiştir.” (CGK. 28.3.2000, 4-50/52)

* “TCK.nun 104. maddesinde dava zamanaşımını kesen sebepler tek tek sayılmıştır. Bu sebepler arasında yer alan “tevkif’ten amaç, CMUK.nun 104 ve 223. maddelerinden herhangi birine dayanılarak verilen vicahi veya gıyabi tutuklama kararıdır. CGK’nun 13.3.1989 gün ve 44/100 sayılı kararında belirtildiği gibi, TCK.nun 104/1. maddesinde “zamanaşımını kesmesi yönünden ayırım yapılmaksızın tutuklama müzekkeresinin zamanaşımını keseceği yönünde görüş birliği bulunmaktadır.” Olayımızda önceki gıyabi tutuklama kararına dayanılarak çıkarılan müzekkere infaz edilememiş, geri de alınmamıştır. İlk tutuklama kararı geçerliliğini sürdürmekte olduğuna göre, ikinci kez gereği yokken yeniden çıkarılan gıyabi tutuklama müzekkeresi ayrı ve yeni sonuç doğurmaz. Bu itibarla, Yerel Mahkeme direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan kurul üyeleri, “13.3.1989 gün ve 44/100 sayılı CGK kararında her türlü tutuklama müzekkeresinin zamanaşımını keseceği kabul edildiği” gerekçesiyle karşı oy kullanmışlardır.” (CGK. 1.4.1997, 6-65/73)

* “İncelenen dosya içeriğine göre TCY’nın 107. maddesinin (“Hukuku amme davasının ikamesi mezuniyet (izin) varsa karar alınmasına yahut diğer bir mercide halli lazım gelen bir meselenin neticesine bağlı bulunduğu takdirde mezuniyet ve karar alınmasına, yahut meselenin halline kadar müruru zaman durur”) olayımızda uygulanma olanağının bulunmadığı, aksi halde maddenin amacı dışına çıkılacağı, mahkemenin davayı sonuçlandırabilmesi için zamanaşımını gerçekleştirecek bir biçimde hukuk mahkemesindeki dava sonucunu beklemesinin zorunlu olmadığı, bu durumun bir kanıtın dosyaya gelmesinin beklenmesi niteliğinde bulunduğu, inceleyeceği hukuk dosyası, yapacağı soruşturmada elde edeceği diğer kanıtlar ve vicdani kanaatine göre suçun oluşup-oluşmadığını tayin edebileceği cihetle, hukuk davasının sonucunu beklemeye karar verdiği takdirde bu süre dava zamanaşımını durdurmayacağından yazılı emre dayanan tebliğname içeriği bu nedenle yerinde görülmemiş olmakla istemin reddine...” (8. CD. 12.2.2001, 3080/4907; aynı doğrultuda 3. CD. 1.3.2000, 790/2925)

* “353 sayılı Kanunun 20. maddesinde, 1 yıldan fazla hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlarda sanık hakkındaki davanın askerlik hizmeti süresince geri bırakılacağı öngörüldüğü ve sanığa atılı TCK.nun 571. maddesine nümas sarhoşluk suçunun gerektirdiği cezanın üst sınırının 2 yıl olduğu dikkate alınmadan, sanık hakkındaki davanın terhisine kadar geri bırakılmasına karar verilmiş olması, hukuken geçersiz bulunduğundan ve sanık aleyhine sonuç tevlit etmesi sözkonusu edilemeyeceğinden, suç tarihi ile inceleme tarihi arasında da sanığa atılı suçun gerektirdiği cezaların nevi ve miktarına göre TCK.nun 102/5 ve 104/2. maddeleri uyarınca tabi bulunduğu 3 yıllık zamanaşımı tahakkuk ettiğinden, hükmün bu nedenle bozulmasına...” (2. CD. 13.9.1994, 6855/8700) [İrdeleme: 5237 s. TCK.nun 5. maddesindeki açıklık karşısında DZ’nı özel olarak düzenleyen bu ve benzer hükümler uygulama kabiliyetlerini yitirmişlerdir; diğer bir değişle bu ve benzeri hükümler zımnen ilga edilmişlerdir. Doğal olarak bu kararın uygulayıcıya ışık tutucu özelliği kalmamıştır.]

* “Sanık C.Ö.’ün 5.3.1993 günü mahkeme önündeki sorgusunun TCK’nın 106. maddesi gereğince kaçak durumundaki sanıklar A.G. ve K.K. haklarındaki dava asli zamanaşımını kestiği ve hüküm tarihi 12.1.1988’de anıla sanıklar yönünden zamanaşımının dolmadığının gözetilmemesi...” (6. CD. 27.5.1999, 3367/3384)

* “Tüm dosya münderecatına nazaran, aynı yer Kadastro mahkemesindeki dava önmesele kabul edilerek 2.10.1991 tarihli oturumdan hüküm verildiği oturuma kadar başka işlem yapılmamış olmasına nazaran TCK.nun 107. maddesi uyarınca zamanaşımının durduğu gözetilmeden...” (3. CD. 1.10.1998, 8168/8756)

* “Tebliğnamede, tüm dosya münderecatına nazaran Kayseri 2. Noteri olan sanık hakkında 13.4.1995 ve 6.6.1995 tarihlerinde yapılan ihbar ve izin talebi sonucu Adalet Bakanlığı tarafından 1.8.1995 günlü kovuşturma izni verilmesi üzerine, kayseri C. Başsavcılığının 22.8.1995 gün ve Hz. 1995/8715 sayılı iddianamesiyle kamu davası açılmış olmasına nazaran, TCY.nın 107. maddesindeki (…) hükmü karşısında, izin tarihine kadar zamanaşımı süresinin işlemeyeceği gözetilmeden yazılı olduğu şekilde (TCY. 102/4, 103, 104. maddeleri gereğince ortadan kaldırma) karar ittihazında isabet görülmemiştir.” (4. CD. 23.1.1997, 835/279)

* Hakkında soruşturma izni verilenlerin üstlerine atılan eylemin TCK` nın 240 ınca maddesine ilişkin bulunduğu ve bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasını gerektirdiği, bu suçun TCK`nun 102. maddesinin 4. bendine göre beş yıllık zamanaşımı süresine tabii olduğu, eylemin işlendiği 30.07.1996 tarihinden bu güne kadar zaman aşımı kesilmeksizin 5 yıldan fazla süre geçtiği anlaşıldığından itirazların zaman aşımı nedeniyle kabulüne ve İçişleri Bakanı tarafından soruşturma izni verilmesine ilişkin 14.05.2001 gün ve 2001/302 sayılı kararın kaldırılmasına…” (DANIŞTAY, 26.9.2001, 1225/2107)

* Memurin Muhakematı Hakkında Kanun uyarınca yürütülen soruşturmalarda soruşturmacıların, ifade almasının veya bu amaçla celp ya da ihzar müzekkeresi çıkarılmasının zamanaşımını kesmeyeceği, keza aynı Kanun uyarınca yetkili makamlarca verilen soruşturma emrinin zamanaşımını durduran sebeplerden biri olarak sayılmayacağı…” (DANIŞTAY 1. D. 2.11.1998, 103/289)

*İncelenen dosyada sanıkların sorgularının yapıldığı 24.5.1985 tarihinden sonra zamanaşımını kesen başka bir işlem yapılmamışsa da sanıklardan Ahmet Özbolat'ın 2.12.1986, Mehmet Avcı'nın 3.12.1985, Şahinder Avcılının 30.11.1988 tarihlerinde askere sevk edilip 2.6.1988, 3.6.1987 ve 30.5.1990 tarihlerinde terhis edildikleri anlaşılmaktadır. 353 sayılı Askeri Mahkemeler kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunun 20. maddesinde Muazzaf ve Yedek er ve erbaşların ve yedek subay memurların askere gitmeden veya silah altına çağrılmadan önce işledikleri yukarı haddi bir yıla kadar şahsi hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlara ait davalarda ilk ve son soruşturma işlemleri askerliklerini bitirmelerine kadar geri bırakılır" hükmü yer aldığından sanıkların askere sevk edilip terhis edildikleri sürede zamanaşımının işlemeyip duracağı durma sebebinin ortadan kalkmasıyla işlenmiş olan eski süreye inzimamen yeniden devam edeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle sanıkların sorgularının yapıldığı 24.5.1985 tarihinden sonra zamanaşımını kesen başka bir işlem yapılmadığı gözetilmeyip 5 yıllık asli zamanaşımı süresine askerlikte geçirdikleri süreler eklenmek suretiyle bulunacak tarihte zamanaşımının gerçekleştiğinin kabulü gerekirken suç tarihinden bu yana aradan 7 sene 6 aylık süre geçtiğinden bahisle yazılı olduğu şekilde karar verilmesinde isabet yoksa da Özel Daire incelemesinden sonra 25.11.1991 tarihinde zamanaşımının gerçekleştiği saptandığından sonucu itibariyle doğru olan direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir...” (CGK. 8.2.1993, 366/27)

* “15.9.1980 günlü son tahkikat kararı ile sanık O. hakkında zimmet suçundan açılan kamu davası nedeniyle 18.11.1980 günlü alınan savunmasının zamanaşımını kestiği, aynı eylemlerden dolayı 22.7.1981 tarihli son soruşturmanın açılması ve davaların birleştirilmesinden sonra 14.9.1981 günü ikinci kez sorguya çekilmesinin zamanaşımını kesmediği…” (5. CD. 26.11.1991, 2977/3731)



[1] Dava zamanaşımı yerine “cezalandırılabilme zamanaşımı” denilmesini daha uygun bulan müellif için bkz. Kunter, Nurullah, Ceza Hukukunda Zamanaşımı, (Doçentlik Tezi), İstanbul, 1946, sh. 44 [Zamanaşımı olarak anılacaktır]; DZ kavramı yerine “koğuşturma ve dava zamanaşımı” teriminin kullanılmasını tercih eden yazar için ise bkz. Özgenç, İzzet, Banka Yolsuzlukları ve Zamanaşımı Sorunu, Türk Hukuk Dergisi, S: 71, Ocak 2003, sh. 3

[2] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 385; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 363-364; Kunter, Zamanaşımı, sh. 44; Toroslu, a.g.e., sh. 303; Hakeri, a.g.e., sh. 359

[3] Toroslu, a.g.e., sh. 304; Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 385; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 985-987; Dönmezer-Erman, III, sh. 241 vd.

[4] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 993 vd.; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 361-363; Dönmezer-Erman, III, sh. 248 vd.; İçel ve diğ., Yaptırım Teorisi, sh. 337 vd.; Uzun, Mehmet Ali, Ceza Hukukunda Zamanaşımı, (Doktora Tezi), İstanbul, 1994, sh. 19 [Uzun, Zamanaşımı olarak anılacaktır]; Demirbaş, a.g.e., sh. 623 vd.; Önder, a.g.e., sh. 671-672; Hafızoğulları, Zeki, Ceza Hukuku El Kitabı, İstanbul, 1989, sh. 501 [Ceza Hukuku olarak anılacaktır]

[5] İtalyan, İsviçre ve Alman CK’larının kabul ettiği sistem de budur.

[6] Uzun, Zamanaşımı, sh. 18; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 501; İçel ve diğ., Yaptırım Teorisi, sh. 338; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 363; Demirbaş, a.g.e., sh. 624; Dönmezer-Erman, III, sh. 196-198, 248 vd.; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 984-985, 993-994

[7] Artuk-Gökçen-Yendidünya, II, sh. 364-365

[8] Gerçekten de, suç ne kadar ağır ise unutulması da o denli geç olduğundan, kanunkoyucunun zamanaşımı sürelerini belirlerken aşamalı bir yol izlemesi kadar doğal bir şey olamaz. Bkz. Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 995; Hakeri, a.g.e., sh. 359; Toroslu, a.g.e., sh. 304; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1006

[9] DZ sürelerinin tesbiti için kullanılan sistemlerin ayrıntılı açıklamaları için bkz. Dönmezer-Erman, III, sh. 252-253; Çağlayan, I, sh. 1060-1061; Demirbaş, a.g.e., sh. 625-626; Yüce, Temel Kavramlar, sh. 194 vd.; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 502; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 369-370; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 996-997

[10] Gözübüyük, Mukayeseli TCK-I, sh. 405; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 997; Köseoğlu, 1995, sh. 138; Dönmezer-Erman, III, sh. 254; Çağlayan, I, sh. 1061

[11] Özgenç, Zamanaşımı, sh. 8; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 371; Dönmezer-Erman, III, sh. 255

[12] Kunter, Nurullah, İki Çeşit Cezayı Gerektiren Suçlarda Dava Zamanaşımının Hesaplanması, İHFM, S: 3, 1947, sh. 1227 vd.; Savaş-Mollamahmutoğlu, I., sh. 1269; Önder, a.g.e., sh. 676; Demirbaş, a.g.e., sh. 626; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 372-373; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1005-1006; Çağlayan, I, sh. 1062

[13] Demirbaş, a.g.e., sh. 627

[14] Yabancı devlet CK’larındaki kabul de bu doğrultudadır.

[15] 1930 Finlandiya CK’nda olduğu gibi bazı ülke CK’larında başlangıç gününün dikkate alınmayacağı açık hüküm sevk edilmek suretiyle belirtilmiştir.

[16] Çağlayan, I, sh. 1077-1078; Önder, a.g.e., sh. 678; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1000; Dönmezer-Erman, III, sh. 260

[17] Dönmezer-Erman, III, sh. 260

[18] Çağlayan, I, sh. 1075; Dönmezer-Erman, III., sh. 257; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 374; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1009

[19] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1010

[20] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 376-377

[21] Önder, a.g.e., sh. 680; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 374

[22] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 374-375; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1009-1010

[23] Çınar, Ali Rıza, Türk Ceza Yasasının 383. Maddesinin Depremin Etkisiyle Yapıların Çökmesi ve Yıkılmasıyla İlgili Olarak İncelenmesi, İzmir Barosu Dergisi, S: 2, Nisan 2001; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 375; Bir kısım yazarlar ise, taksirli hareketin yapılması ile DZ’nın başlayacağı görüşündedir.

[24] Dönmezer-Erman, III, sh. 258; Demirbaş, a.g.e., sh. 628

[25] Dönmezer-Erman, III, sh. 258; Demirbaş, a.g.e., sh. 628; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 377; Öztürk-Özbek-Erdem, kanuni dayanaktan bulunan böyle bir görüşün, sanığın lehine kabul edilmiş bir kurumu onun aleyhine yorumlamak anlamına geleceğini ifade ederler (a.g.e., sh. 386)

[26] Çağlayan, I., sh. 1076; Önder, a.g.e., sh. 678; Dönmezer-Erman, III, sh. 258; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 377; Demirbaş, a.g.e., sh. 628

[27] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 386; Dönmezer-Erman, III, sh. 258

[28] Dönmezer-Erman, III, sh. 258; Demirbaş, a.g.e., sh. 628; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 375

[29] Çağlayan, I., sh. 1075; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 375; Toroslu, a.g.r., sh. 305; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1010-1011; Dönmezer-Erman, III, sh. 258

[30] Çağlayan, I, sh. 1076; Dönmezer-Erman, III, sh. 257

[31] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 366; Dönmezer-Erman, III, sh. 259

[32] Çağlayan, I, sh. 1060; Dönmezer-Erman, III, sh. 251, 260; Hakeri, a.g.e., sh. 359

[33] Dönmezer-Erman, III, sh. 251; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 366

[34] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1003

[35] Uzun, Zamanaşımı, sh. 3; Çağlayan, I., 1061

[36] Kunter, Zamanaşımı, sh. 12

[37] Donay-Kaşıkçı, a.g.e., sh. 93-94

[38] Diyarbakır Barosu, a.g.r., sh. 14

[39] Hukukçular Derneği, a.g.r., sh. önerilen ilgili madde gerekçesi

[40] Yücel, a.g.y., sh. 25

[41] Şirin, a.g.k., sh. 5

[42] Toroslu, a.g.e., sh. 306; Demirbaş, a.g.e., sh. 631; Dönmezer-Erman, III, sh. 263

[43] Dönmezer-Erman, III, sh. 273

[44] Dönmezer-Erman, III., sh. 274; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 3379-380; Toroslu, a.g.e., sh. 306; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1014; Çağlayan, I, sh. 1094

[45] Anayasa m. 129/son: “Meurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturma açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlıdır.”

[46] Anayasa’nın 83/2. maddesinde: “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanmış olmak kaydıyla Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak bu halde yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bildirmek zorundadır.” denilmektedir.

[47] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 380; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1014-1015; Dönmezer-Erman, III, sh. 274

[48] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II., sh. 380

[49] Demirbaş, a.g.e., sh. 633; 4483 s. K. gereğince yetili merciden alınması gereken Soruşturma İzni Verilmesi’ne ilişkin kararın bir “izin” olduğu şeklindeki aksi görüş için bkz. Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 380

[50] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1016-1017

[51] Kunter, Zamanaşımı, sh. 89-92; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 381; Dönmezer-Erman, III, sh. 275-276; Yüce, Temel Kavramlar, sh. 199; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1015

[52] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 379; Kunter, Zamanaşımı, sh. 80; Dönmezer-Erman, III, sh. 272

[53] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 379

[54] Dönmezer-Erman, III, sh. 262-263; Hakeri, a.g.e., sh. 360

[55] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 387; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378-379; Dönmezer-Erman, III, sh. 274

[56] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 388; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378; Yüce, Temel Kavramlar, sh. 198; Dönmezer-Erman, III, 263, 276; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 503

[57] Dönmezer-Erman, III., sh. ; Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 386

[58] Dönmezer-Erman, şeriklere ait dava tefrik edilmiş olmadıkça, DZ’nı durduran bir sebebin aynı davada suç ortağı olan diğer sanıklara da sirayet edeceğini ileri sürerler (II, sh. 277).

[59] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378-379; Kunter, Zamanaşımı, sh. 79; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 503

[60] Hakeri, a.g.e., sh. 360; Dönmezer-Erman, III, sh. 277-278

[61] Ümanist doktrinin etkisindeki Erem-Danışma-Artuk Polonya CK.nun 86. maddesini örnek göstererek, “Uzun süreli zamanaşımı sistemi tercih edilince zamanaşımının kesilmesi gibi konuyla uygunsuz görünen bir müesseseye de ihtiyaç kalmayacağı... bu nedenle ceza miktarlarına göre karışık cetvel usulünün terk edilmesi gerektiği” (a.g.e., sh. 1023).görüşünü herhalde pek de haksız olarak ileri sürmüş değillerdir.

[62] Demirbaş, a.g.e., sh. 629

[63] Kunter, Zamanaşımı, sh. 100; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 386; Çağlayan, I, sh. 1081

[64] Önder, II-III, sh. 794; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 385

[65] Çağlayan, I, sh. 1081; Dönmezer-Erman, III, sh. 268

[66] Artuk-Gömçen-Yenidünya, II, sh. 384, 386; Kunter, Zamanaşımı, sh. 99; Dönmezer-Erman, III, sh. 267; Önder, II-III, sh. 795; Çağlayan, I, sh. 1080

[67] Taşdemir, C.D.Z., sh. 73 vd.; Çağlayan, I, sh. 1080; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 283-284, 286; Dönmeszer-Erman, III, sh. 266-267

[68] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 385; Taşdemir, C.D.Z., sh. 73 vd.; Dönmezer-Erman, III, sh. 267

[69] Taşdemir, C.D.Z., sh. 105 vd.; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 387

[70] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 38387-388; Dönmezer-Erman, iddianamenin mahkemeye verildiği tarihin esas alınması görüşündedirler (bkz. III, sh. 269); Aynı görüş için bkz. Çağlayan, I., sh. 1081

[71] Çağlayan, I., sh. 1079; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II., sh. 382; Kunter, Zamanaşımı, sh. 96; Dönmezer-Erman, III., sh. 265; Demirbaş, a.g.e., sh. 630; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1017

[72] Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1016; Dönmezer-Erman, III, sh. 265; Çağlayan, I, sh. 1079-1080

[73] Dönmezer-Erman, III, sh. 266; Kunter, Zamanaşımı, sh. 98; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 383; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1017; Çağlayan, I, sh. 1079

[74] Dönmezer-Erman, III., sh. 266; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 383

[75] Kunter, Zamanaşımı, sh. 98; Dönmezer-Erman, III., sh. 266; Taşdemir, Kubilay, Ceza Davalarında Zamanaşımı, Ankara, 2001, sh. 101 [Zamanaşımı olarak anılacaktır]; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 383

[76] Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 382

[77] Önder, Ayhan, Sulh Hakiminin Ceza Kararnamesi, İstanbul, 1967, sh. 34 vd.; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 382; Kunter, Zamanaşımı, sh. 96; Kunter, Zamanaşımının Kesilmesi, sh. 551; Dönmezer-Erman, III, sh. 265;

[78] Çağlayan, I., sh. 1080; Dönmezer-Erman, III., sh. 266

[79] Uzun, Zamanaşımı, sh. 116; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 385; Dönmezer-Erman, III, sh. 268-269; Çağlayan, I, sh. 1081

[80] Kunter, Zamanaşımı, sh. 95; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 383

[81] Yüce, Temel Kavramlar, sh. 198-199; Kunter, Zamanaşımı, sh. 110; Kunter, Nurullah, Ceza Hukukunda Zamanaşımının Kesilmesi, AD, Y: 37, Haziran 1946, sh. 547; Dönmezer-Erman, III., sh. 263, 270; Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 386; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378, 389; Toroslu, a.g.e., sh. 306; Demirbaş, a.g.e., sh. 631; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1019; Çağlayan, I, sh. 1081

[82] Çağlayan, I, sh. 1082; Dönmezer-Erman, III, sh. 271

[83] Çağlayan, I, sh. 1081; Dönmezer-Erman, III, sh. 270

[84] Öztürk-Özbek-Erdem, a.g.e., sh. 388

[85] Bu yüzden Demirbaş’ın, “Yeni TCK m. 67’de, kesilmenin diğer şeriklere etkisine yer verilmemiştir.” (a.g.e., sh. 631) şeklindeki beyanına katılmak mümkün değildir. Kanunun yorum gerektirmeyen bunca açık metnine karşın, böyle bir görüşün nereden çıkarıldığı hiçbir şekilde anlaşılamamaktadır.

[86] Kunter, Zamanaşımı, sh. 115; Hafızoğulları, Ceza Hukuku, sh. 503; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 378, 391; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1021; Dönmezer-Erman, III, sh. 272; Çağlayan, I, sh. 1092

[87] Dönmezer-Erman, III, sh. 272

[88] Davanın ayrı görülmesi olanaklı olmasına karşın birleştirme yapılmışsa şeriklere etkiden söz edilemeyeceğini görüşü için bkz. Kunter, Zamanaşımı, sh. 79

[89] Dönmezer-Erman, III., sh. 142

[90] Yüce, Temel Kavramlar, sh. 199; Erem-Danışman-Artuk, a.g.e., sh. 1021; Çağlayan, I., sh. 1092; Artuk-Gökçen-Yenidünya, II, sh. 390

[91] Toroslu-Ersoy, TBB-2, sh. 14

[92] Donay-Kaşıkçı, a.g.e., sh. 95-96

Free business joomla templates